• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    “2 bin yıllık zeytin gelirinden vazgeçiyoruz”
    “2 bin yıllık zeytin gelirinden vazgeçiyoruz”
    14 Haziran 2017 13:37
    Font1 Font2 Font3 Font4
    Bu Haberi Yazdır

    Abdullah Aysu, çiftçi bir ailenin sekiz çocuğundan birisi olarak dünyaya gelmiş.  12 Eylül 1980’de Tarım Bakanlığı’ndan ayrılmak zorunda kaldıktan sonra Türkiye Ziraatçılar Derneği İstanbul Şube Başkanlığı, Türkiye Tarımcılar Vakfı Genel Başkanlığı, HUBUBAT-SEN Genel Başkanlığıyapan Aysu,  Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu’n da (ÇİFTÇİ-SEN) Kurucu Genel Başkanı. Aysu aynı zamanda Türkiye’de Tarım Politikaları (2001), Tarladan Sofraya Tarım (2002), Avrupa Birliği ve Tarım (2006), Küreselleşme ve Tarım (2008), Topraksızlar 25 Yaşında (2010) adlı kitapların yazarı. Birgün gazetesinde, Özgür Gündem’de, bianet’te  ve karasaban.net’te haftalık yazılar yazıyor.

    Abdullah Aysu ile buluştum ve Türkiye’deki tarımın durumunu ve elbette zeytin tasarısını sordum…

    Kamuoyunda son iki haftadır zeytin tasarısı olarak bilinen Sanayii Üretim Reform Tasarısı çok tartışıldı. Tasarı zeytinlik alanlarının sanayiye açılmasını öngören düzenlemeler getiriyordu. Ama tam olarak içeriğini kamuoyunun öğrenmesi açısından, nedir zeytin tasarısı?

    Zeytin tasarısı aslında ilk önce 1939 yılında çıkarılmış, 1995 yılında revize edilmiş bir yasadır. 3573 sayılı yasadır. Bu yasa der ki, “Zeytinliklerin bulunduğubölgelerde 3 km mesafeye kadar kirlilik yaratan hiçbir sanayi kuruluşu kurulamaz.” Böyle bir hükme bağlar konuyu. Bu hükme bağlı olarak da kimse zeytinlikler çevresinde sanayii tesisi kuramıyor ve ağaç kesmek de yasak.  Dolayısıyla şimdi bir biçimde o alanlara girmek istiyorlar, dalmak istiyorlar. Türkiye yoğun bir biçimde kirli enerji üreten termik santrallere yöneliyor. Termik santrallerin hammaddesikömür… Türkiye bir kömür ülkesi olmasına rağmen bu santrallerde kullanılan kömürler Türkiye’nin kömürlerideğil. Kolombiya gibi üçüncü, dördüncü sınıf kömürlerin bulunduğu ülkelerden getiriyorlar. Dolayısıyla termik santrallerin kurulacağı yerler, gemilerin yanaşabileceği limanlara yakın yerler olmak durumunda. Onun içinHatay’da yaptılar, Yatağan’da yaptılar gemilerin kolayca gelebileceği biçimde. Konunun esası bu… Ama perde arkasında konunun görülmeyen çok önemli bir yanı daha var;  o da şu,  1960 yılında Amerikaile Türkiye’nin yaptığı TL-408 kanunu var; bu bir Tarım Kanunu. Bu kanun Amerika’dan alındı ve Türkiye’de meclisten otomatikman geçirildi. O zamanlarTürkiye zeytinde dünya birincisi veya ikincisiolabilecekken, önü kesildi. O dönemde Türkiye’de 200 milyon çöğül dikilmişti. ‘Çöğül’ aşılanmamış fidan demek. 200 milyon zeytin çöğülü aşılanmıştı ve bu aşılanan zeytinçöğülleri Amerikan gelen notaya bağlı olarak sökülüp atıldı. Ve çoğumuz biliriz bunu,  size göre daha yaşlı olduğum için ben kendi hayatımdan bilirim, o dönemde Vita margarin yağı girdi Türkiye’ye. Zeytinyağı engellendi ve margarin girdi Türkiye’ye.

     Ben de hatırlıyorum o dönemleri.

    Tabii ki Türkiye’nin ekolojik durumuna göre her bölgenin kendine has yağı vardır. Mesela Adana’da pamuk yağı vardır; daha hafiftir o yağ. Adana sıcaktır ve bu yağ damarlarda rahatlıkla işlenebilir. Kars’ta, Ağrı’da kuyruk yağı vardır. Oradaki insanların, soğuklara karşı dayanıklı olması için enerjiye ihtiyacı var ve bu enerjiyi kuyruk yağından sağlarlar. Aynı şekilde Karadeniz’de mısır, İç Anadolu’nunsoğuğunda tereyağı, Ege’ye geçtiğiniz zaman da ılıman bölgelerde zeytinyağı vardır. Bunlar o bölgelerin kendine has yağlarıdır. Bunları kaldırarak bütün bölgelerde üretilen yağları yeknesak bir duruma getirdiler. Herkese margarin tükettirilmek istendi.Ünileverfirmasınıno dönem Türkiye’ye girebilmesi için böyle bir şey yapıldı. Bir yanıyla sanayi ve termik santrallere, turizme, enerji sektörüne, maden şirketlerine ve inşaat sektörüne alan açmak için böyle bir şey yaptılar. Şimdi bunun arka cephesinde  ‘palm yağı’ da var. Bu,bir taşla birkaç kuşu vurma yöntemidir. Palm yağını Malezya ve Endonezya’dan alıyoruz. Oradaki bildiğiniz ormanlar sökülüp palmiye ağaçları dikilerek palm yağı elde ediliyor ve bunlar çok ucuz bir biçimde Türkiye’ye geliyor. Diğer yağlar ve hammaddelerin gelişindegümrük vergileri yüzde 30 ile yüzde 50 iken bu yağlar yüzde 15- 16 gibi düşük oranlarla giriyor Türkiye’ye. Bu tasarı bir yanıyla da palm yağının önü açılmakta;işin aslı astarı bu… Yani birkaç şey birden yapılıyor. Bunun öncesinde bu tasarı 6 kez meclise gelmişti. 7 kez meclise geldi ve geri çekildi. Halkın buna ciddi tepkisi var. Bu güne kadar uygulanan yanlış veyanlı tarım politikaları nedeniyle halk sıkıştı. Tütünde tekelin özelleştirilmesinden sonra Türkiye’de 150 bin aile tütün ekemez duruma geldi. Şeker kanunu çıkarıldıktan sonra Cargill şurubu için kota uyguladılar. 385 bin aile şeker pancarı üretemez duruma geldi.  Buralardan kaçan insanlar bu sefer zeytine yöneldi. Bu aileler zeytine yöneldiği dönemlerde aşağı yukarı zeytin ağacı sayısı 80 ile 90 milyon civarındaydı. Devletin de desteği ile odönem halkın tepkisini sönümlendirmek için zeytinciliği yönlendirdi bu insanlar.Devlet fidan desteğinde bulundu ve hızlı bir biçimde 171 milyona kadar ulaştı zeytin ağacı sayısı. Urfa’dan MardinDerik’e kadar her taraf zeytin ağacı oldu. Esasında üretme hakkı elinden alınmış kişiler, zeytinile kendisini var etmeye çalışıyorlardı. Bu var etme, şeker pancarı ya da tütüne benzemiyor. Neden? Çünkütütün ve şeker pancarı bir yıllık ama zeytin ağacı çok yıllık bir tesis. Öyle çok kolay bir biçimde zeytin elde edemiyorsunuz. Bakacaksınız 7 yıl-10 yıl… Ondan sonra yavaş yavaş ürün verecek. 15. yılındada ekonomik verimlilik dediğimiz döneme ulaşacak.  O zamana kadar elindekini avucundakini ona yatırıyor çiftçi. Kredi olarak borçlanıyor. Ondan sonra da sen gelmişsin,‘kamu yararı’ gibi bir kelimeye her şeyi sıkıştırıp zeytini ortadan kaldırmaya çalışıyorsun.

    Geçtiğimiz günlerde Başbakan Binali Yıldırım “Sanayi mi önemli zeytin mi?” diye sordu.  Tepki çekeceğini bile bile hükümet neden böylesi bir tasarıda ısrar ediyor?

    Burada bir tuhaflık var, bu tuhaflık senin politik tercihinle ilgili. Sen bir toplumsal yarar mı sağlamak istiyorsun, yoksa şirketleri mi güçlendirmek istiyorsun? Bu iktisaden politik bir tercihtir. Şöyle ki, zeytin bölgesinde 750 bin aile zeytincilik yapıyor. Bunu dörtle çarptığında üç milyon civarında insandan söz ediyoruz. Bu sektörden yararlanan insanların hepsini topladığınızda yaklaşık 10 milyon insan civarında. Zeytin bölgesi meclisteki 176 milletvekilinin çıkarıldığı bir bölge. Onun için çok kolay geçmiyor meclisten bu işler. Burada şirketler için bir alan açmaya çalışıyorlar. Oysa bizler de bütün halkın yararlanacağı, istihdamın sürdürülebileceği, dünyada zeytin konusunda söz ve karar sahibi olabileceğimiz bir tablo yaratabilirdik. Fiyatları belirleme noktasında tekel olmaya doğru yol almamız gereken bir noktada iken birçok sıkıntı yaşıyoruz. Oysaki bizim ağaç sayımız 80-90 milyon iken dünya altıncısıydık. Şimdi dünya dördüncüsüyüz ve 2023’teki hedefimiz dünya ikinciliğiydi. Dolayısıyla2023 hedefinden sapıyoruz. Bu tasarı 7. kez geri çekildi. Bu arada bir seferinde yönetmelikle uygulanmaya çalışıldı. Yani kanun yönetmelikle aşılmaya çalışıldı. Bu, Danıştay tarafından bozuldu, Danıştay “Kanununun üzerinde yönetmelik olamaz” dedi. O dönem toplamolarak 14 aydır. Bu 14 ayda 26 tane maden ocağına ruhsat izni verildi. Şimdi bunun kanun olarak çıktığını düşündüğümüzde, yaptığımız hesaplamalara göre zeytinliklerin yüzde 80’inin tarih olacağını düşünüyoruz. Esasında yüzde 100’ü… Şöyle ki, yüzde 80’i zaten alanlar parçalanarak gidecek. Bir de tesislerin kurulduğu yerlerde, en özellikle termik santrallerin olduğu yerlerde çevredeki tüm zeytinlikleri zaman içinde öldürecek külleri. Zeytinlikleri Türkiye’de yok edecek bir durum bu. Zeytin konusunda ihracatçı iken, ithalatçı duruma geliriz. Aynen tütünde olduğu gibi, şekerde olduğu gibi… Anavatanı olduğumuz buğday ve mercimeği ithal ettiğimiz gibi zeytini de ithal edeceğiz. Bir de Binali Yıldırım’ın söylediği şeyi -hepimizin hafızalarındadır- Demirel de söylemiştir. Demirel de Sakarya’nın mümbit arazisinin üstüne Toyota’yı kurmak istediği zaman “Patates mi, otomobil mi” demişti, hatırlarsanız. Şimdi de Binali Yıldırım “Zeytin mi, tesis mi” diyor. Ben de diyorum “Evet, tesis!” Ama niye! Çünkü zeytinin kendisi tesistir. Bana 2 bin yaşayabilecek, değer üretebilecek bir fabrika gösterin dünya üzerinde!!!

    DSC_3631

    Zeytin ağacı 2 bin yıl mı yaşıyor?

    Onu 2 bin yıl yaşatan içindeki iksirin kendisi… Bugün ilaç sanayiinde kullanılıyor, o içindeki Oleik asit. Vücut direncini artırıyor, bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Onun için günde 7 tane zeytin yediğiniz zaman bağışıklık isteminiz için gerekli gücü sağlarsınız. Bir de 2 bin yıl boyunca sürekli ve düzenli biçimde sana gelir sağlıyor. Termik santrallerin ömrü sadece 40 yıl… 40 yıl birileri para kazanacak, diye tutup 2 bin yıllık gelirden vazgeçiyoruz. Devletler günü birlik yaşamaz.

    Çiftçinin örgütlü mücadelesi konusunda da siz çok çaba sarf ediyorsunuz. Bu örgütlenme bugün ne aşamada?

    Bizim artık 2.5 yılımız doldu. Artık Yargıtay, kesin onayladı “Çiftçiler sendika kurabilir,” dedi. Fakat ülkenin içinde bulunduğu durum malumunuz.  Şimdi genel kurullarımızı bir türlü yapamıyoruz. Çünkü OHAL var ve izin vermiyorlar. Bu biçimde elimizi kolumuzu bağlamaya çalışıyorlar ama biz devam ediyoruz. Örneğin ben dün Ankara’da  (9 Haziran) iken tasarı meclisten çekildi veben bunu öğrendikten sonra Ankara’dan ayrıldım. Arkadaşlarımızla “Bu geri çekildi ama bu geri çekilme, her şeyin ortadan kaldığı anlamına gelmiyor,” değerlendirmesinde bulunduk. Dinlenmeye çektiler, tümden kaldırılmadı. Komisyona geri gitti. Bir başka torba yasanın içine tekrar konulabilir. Şu anda yaşadığımız durum itibariyle KHK ile de bu tasarıyı uygulamaya geçirebilirler. Bu yüzden takipçisi olduğumuzu göstermek için bizler çiftçi sendikaları olarak, dün Yırca’da köylülerle birlikte bir basın toplantısı yaptık. Basın toplantısını kitlesel bir halde köyün içinde yaptık. Dedik ki, “Bu işin takipçisi olacağız, yakanızdan düşmeyeceğiz. Size de huzur yok!” Şununet olarak ifade ediyorum; iki yıl sonra seçim var; bu kanun çıkarsa, o günden itibaren çok kolay bir biçimdeköylere giremeyecekler.

     Söz çiftçilerden açılmışken, biraz da Türkiye’de çiftçilerin sorunlarını konuşalım. Çiftçilik nereye gidiyor Türkiye’de? 14 yıllık AKP iktidarı döneminde tarım ve hayvancılık nereye geldi?

    Bir kere, şöyle bir düzeltme yapmakta yarar var; sizin şahsına yönelik değil bu sözlerim… Bunu Tarım Bakanlığı’na da söyledik, “Senin ismin yanlış! Dünya gülüyor sana!” Çünkü ‘tarım’ ve ‘hayvancılık’ diye bir şey dünya üzerinde yok.  Dünyanın her tarafında bitkisel üretimle hayvan yetiştiriciliğinin bir arada yapıldığı işin adıdır tarım. Tarım ve hayvancılık diye ayrı ayrı şeyler yok. Bu konuya şöyle bir örnek verebiliriz; 1983 yılında Türkiye’dekitoplamhayvan sayısı 83 milyon 400’dü. Nüfus ise 45 milyondu. Şimdi ise nüfusumuz 80 milyona dayandı, hayvan sayısı ise 50 milyon. Bunun anlamı nedir? 1983’te kişi başına 2 tane hayvan düşüyordu. Bugüngeldiğimiz2017’de, iki kişiye bir hayvan düşüyor. Böylesi bir durumdayız. Hayvancılık bu noktaya gerilemiş vaziyette. Katık diye bir şeyden söz ederiz biz çiftçiler. Yediğimiz yemeğe katık yaparız peynirimizi, yağımızı, sütümüzü, yoğurdumuzu… Onunlabesleniriz. Fazlasını ise satar, aile bütçesine katkı yaparız.  Biz köylülerin kredi kartı olmazdıyakın zamana kadar. Düzen ne zaman bozuldu? Şekerpancarında bozuldu. Biz aralık-ocak ayında şekerpancarı parası alırdık. Nisan-mayısta kuzularımızı satar, parasını alırdık. Temmuz-ağustosta da buğdayımızı satar, buğday parası alırdık.  Arada sıkıştığımızda, ihtiyacımızı olduğunda 2 tane hindimizin, 5 tane tavuğumuzunayağını bağlayıp pazarda satardık. Çok sıkıştığımızda sonbaharda bir teneke peynir, bir teneke tereyağımızı satardık. Çok ağır bir hastamız ya da bir derdimiz varsa iki koyunumuzu götürür, pazarda satardık ve bunlarla ihtiyaçlarımızı giderirdik. Bütün bunlar bizim nakdimizdi. Yani kredi kartı değil, bunlardı bizim nakdimiz. Şimdi bizim bu düzenimizi bozdular. Hayvancılığı bu şekilde bozunca, kimse hayvancılık yapamaz oldu. Bir, burada kaybettik. Glikoza gelince, şekerpancarı üretemez olduk ve bir tek buğdaya kaldık. Böyle bir sıkıntımız var. Bitkisel üretimde dünyadaki fiyat belirleme sistemi şöyledir; maliyet, artı yüzde 25 kazanç, artı insanca yaşam payı… Avrupa’da ve Amerika’da böyle belirlenir buğday fiyatları.  Biz de böyle bir durum yok. Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) çıkar, bir fiyat belirler ve bu geçerlidir. Her sene dikkat ediyorum, 15 yıldır yüzde 5 ila 10 fiyat artışı olur. Oysaki mazota baktığınız zaman mazot uçar, tutamazsın. Çünkü dolara bağlıdır. Gübre uçar, yakalayamazsın, dolara bağlıdır. İlaç çok uluslu şirketlerin elindedir, fiyat belirleme yetkisi onlardadır. Çünkü serbest piyasadayız. Serbest piyasa olunca fiyat belirlemeyetkisi devlette değildir. Aslında biz çiftçiler olarak çok para alırız fakat aldığımız paranın her 100 lirasının 92 lirası bu dediğim yerlere gider; sadece 8 lirası bize kalır. Yani para tren, biz istasyon… Para uğrar ve gider, toplar götürür. Dolayısıyla böyle bir sıkıntımız var. Bu nedenden dolayı şu anda ikiKıbrıs, bir Belçika, bir Hollanda büyüklüğünde toprağı ekemez durumdayız. 3.5 milyon hektar araziyi ekmekten vazgeçti çiftçi. Çünkü zarar ediyor.  Bitkisel üretimin durumu da bu. Bunun temel nedeni de belirlenen fiyatların, maliyetlerin altında olması… Çiftçiler para etmediği için üretemiyor.

    DSC_3642

    Önceden çiftçilerin basına yansıyan eylemlerini görüyorduk. Son zamanlarda neredeyse hiç ses çıkmıyor çiftçilerden? Yanılıyor muyum?

    12 Eylül’densonra, 1980’le birlikte ciddi bir basınç uygulandı çiftçiler üzerinde. Politikalar da değişti. Değişen politikaların temelinde çiftçilerin örgütlülüğünün dağıtılması, şirketlerin daha organize hale gelmesi vardı. Dünya ölçeğinde böyle oldu. Dünya Ticaret Örgütü bu şirketler için bir şemsiye görevi gördü ve onların aldıkları kararları şu anda devletler uygulamak zorunda. Biz2000 yılında ortaya çıktığımızda, hatta 90’lı yıllarda ortaya çıktığımızda bize “Hayır, çiftçiler sendika kuramaz!” dediler. Sendikalar kuruluyor, onlar kapatıyor! Tam 6 kez kurulduk. En sonunda Yargıtay kesin karar verdi. Biz on yıl, sadece meşruiyet ve yasallığı kazanmak için uğraştık. Ama bu sürecin her ara evresinde ciddi eylemler yaptık biz. Mesela Kırkağaç’ta tütün mitingi yaptık ama şehirlerde yapılan eylemler gibi görünür olmadı bu eylemler. 1980’den sonra Fatsa’da ilk mitingi fındık konusunda biz yaptık. Arkasından Ordu’dan yaptık, yollar kapandı. Eylemsizlik falan diye bir şey yok! O fındık eylemleri bizden esinlenerek yapıldı. O dönemin Ziraat Odasına“Sizinle birlikle olmayız ama dışarıdan destek veririz ve kürsüyü paylaşmayız,” dedik. Neden? Çünkü o bölgenin Ziraat Odası MHP‘lilerdi. “MHP’lilerle birlikte olmaz,” dedik “Ama biz size köylüleri indirelim!” Ve o eylemin arka cephesindeydik. Onun dışında, TMO “Biz buğday almayız ve fiyat da açıklamayacağız” dedi. Biz o zaman Trakya Keşan’da hububat mitingi yaptık. İthal buğdayı oraya trenle getireceklerdi. O zaman Hububat-Sen’in de başkanıyız. “Mitingde “O treni devirmezsek, biz de çiftçi değiliz. Getirin treninizi” dedik. Ondan sonra TMO’ne dosya verdik. O dosyamızın içeriği şöyleydi;  “TMO babanızın malı değildir. Bu mal bizimdir, Bizim depolarımızı ofis kurulduktan sonra ortadan kaldırdınız! Bizim toprağın altında depolarımız vardı, ihtiyaç duydukça oradan çıkartır satardık. Ama biz şimdi Çiftçi-Sen olarak gelip o ofislere oturacağız. Her birine birer makbuz vereceğiz, kantara gidecek. Her birinin cinsini ve miktarını yazacağız. Mührü ellerine vereceğiz ve depolarınızı depo olarak kullanacağız!Satışını da kendi elimizle yapacağız! Şirketlerin elinden değil. Uluslararası satışları da biz kendimiz yapacağız!” Bunun üzerine iki gün sonra fiyat açıkladılar ve TMO’ni açtılar. Üç sefer TARİŞ’e fiyat açıklatmak için Manisa Alaşehir’de üzümmitingi yaptık. Tüm bunlar dar alanlarda yapıldığı için kamuoyunun vicdanı haline gelmedi.  Yırca eylemlerinde o bölgenin tamamında birçok aktörler vardı ama o iş, bizim işimizdi. Orada kazanlar giderken genel sekter olan arkadaşımız aradı “Yollar göçüyor, buradan bir şey geçiyor” dedi. Bakalım nedir, diye takip ettik. Sonra geldi dedi ki “Koca koca kazanlar Yırca köyüne gitti…” Onun üzerine tespitler yaptık, oturduk düşündük ve karar aldık “Biz bunu Türkiye’nin vicdanı haline nasıl getiririz?” diye. Orada kendimizi ön plana çıkartmadan, pankart afiş asmadan,  avukatları, gazetecileri, televizyoncular yavaş yavaş arkadan iteledik ve bu eylem Türkiye nezdinde görünür oldu. Bundan sonra biz pankart astık Çiftçi-Sen olarak. O bizim işimiz olmamış olsaydı, biz Yırca ’da olmazdık. Biz Yırca’da kendimizi duyurduk ve tekrar ortaya çıktık. Bir de dünyanın en büyük Çiftçi Örgütü, bütün çiftçilerin ana örgütü, 300 milyon üyeli, dünyanın en büyük küresel örgütü, yarıyılkonferansını iki yıl önce Seferihisar’da yaptı. O zaman Yırca’yı ziyarete gittik 80 ülke birlikte. Tohum Yasası çıktığında bir şekilde bütün dünyadaki çiftçi örgütleri, meclise  “Bunu yanlış yapıyorsunuz” diye mektup gönderdi. Eylemsiz değiliz, fakat bir yanıyla da boğulmaya çalışılıyoruz. Bir de bizim genel merkezlerimiz kırsalda olduğu için gazeteciler, medya filan oralara gelmiyor.  Mesela Alaşehir’e hiçbir televizyon muhabir göndermiyor. Yani bu ülkenin gerçekliği bu…

    Peki, son soru diyelim, bugün çiftçilerin çözüm bekleyen acil sorunlarına ilişkin sizin somut önerileriniz neler? Siz bu konuda birçok kitap yazdınız.

    Somut önerimiz şu; İnsan Hakları Komisyonu toplanmalı mecliste.Burada net biçimde gıda egemenliği şirketlerde değil, üretici ve tüketiciye tekrar devredilmeli. Üretimden pazarlamaya kadar, zinciri bu iki kesime devredecek bir organizasyon oluşturulmasını ve yasaların çıkmasını talep ediyoruz. Bütün kooperatiflerin yönetimlerinin demokratik seçimlerle seçilmesini istiyoruz. Şirket yapılarının 4572 sayılı yasa ile getirilen şirket maddelerinin komple çıkartılmasını ve sadece çiftçilerin ve son noktada tüketicilerin birlikte olacağı kooperatiflerin oluşmasını talep ediyoruz. Ancak o zaman düzlüğe çıkabiliriz. Yoksa şu anda düzlüğe çıkmamız mümkün değil. Aslında çok ciddi bir oyunla karşı karşıyayız. Biz gıdanın silah olarak kullanıldığı bir dönemden geçiyoruz. HenryKissenger’ın sözü ile bitirelim isterseniz, Kissinger şöyle demiştir; “Eğer enerjiye sahip olursanız tek tek devletleri yönetirsiniz. Ama gıdaya sahip olursanız tek tek insanları yönetirsiniz.”

     

     

     

     

     


    Yorumlar



    İlgili Haberler