• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    200. Sokak

    Dört kişiyiz.

    Dünyanın sonu diye bellediğimiz Halil Rıfat yokuşundan çıkıyoruz.

    Soğuk havalara denk gelen Ramazan ayı daha makbuldür. Allah’ın gücüne gitmesin, daha kolay oruç tutulur. Sıcak pide, mercimek çorbası ve kırmızı etten yoksun kaldığımız yağlı yemekler. Bulgur aşını hazmetmek için sıkı bir mazerete ihtiyacımız yok. Zira Tosun Paşa gibi dolaşma lüksümüz de yok. Her akşam teravih namazına gidiyoruz yalanıyla asma kahvede okey oynamaya giden dört gencin her gün aynı rutini tutturması da kolay değil. Ailesi zengin İbram, kepçe Gökhan, matmazel Yiğit ve bendeniz süslü Niyazi… Naçizane kamuoyunun nabzına göre hareket edip lisedeki kızlarımızın bize taktığı lakaplarla tanıttım kendimizi.

    Bilenler bilir 200. Sokak İzmir’in en uzun sokağıdır. Bir ucu Güzelyalı’dan başlar, Varyant’ın tepesine doğru Asansör’ü geçer geçmez biter. Yedi, bilemedin sekiz kilometrelik bir sokaktır. Bu sokak sahil şeridindeki zenginlerin tepeden baktığı, meşhur Halil Rıfat yokuşunu tırmanarak, yani o zengin muhitten uzaklaşarak varılan bir cümbüş sokağıdır. Rum’u, Ermeni’si, Türk’ü, Kürt’ü ve farklı birçok etnik kökenden insanlar hayatını sürdürür. Bizler, yalnız kaldığında zenginlerin hayatına bakarak şanssız hissedip, bir araya geldiğinde her şeye şükreden, iyi ki bir aradayız diyen tipler olarak bu mahallenin bıçkın delikanlılarıyız.

    Sokak uzun, biz Güzelyalı tarafına yakın oturuyoruz. Hep beraber, dördümüz… Okuldan gelip, evlerde iftardan sonra müstehcen yerlerinde kurt kaynayan çocuklar misali matmazelin ıslığını bekliyorum. O ıslık çalmadı. Teravih zamanı yaklaşırken dayanamadım, attım kendimi dışarı. Sağı solu yokladım; Orhan Amcanın bakkalını, asmalı kahvenin terasını, kuaför Gülçin’in dükkânını… Derken bir gürültü geldi, İbram, babasının Anadolu’suyla korna çala çala bana yaklaşıyor. Allah muhafaza hava soğuk olmasa -bizim buranın çocukları hışırdır, öyle top oynarken nerde ne yapacakları belli olmaz- bu serseri şoförlükle birkaçını altına alır, diye içimden geçirdim. Yanımda durdu;

    “Oğlum seni arıyoruz nerdesin?”

    “Ben de sizi arıyorum, ıslık gelmedi merak ettim.”

    “Atla hadi, bu gece işimiz var.”

    Usulca bindim kamyonetin arkasına, efil efil esiyor denizden gelen rüzgâr. Aynı sokakta bir Güzelyalı yönüne, bir de Varyant yönüne gidiyor geliyoruz. Rutinin dışına çıkamayan korkaklar misali, başka sokakta, caddede araba süremeyen İbram, şoförlüğünü 200. Sokak’ta test ediyor, diye düşünüyorum. Yanılmışım. Meğer bizim İbramgilin Asansör’e gelmeden, dört katlı bir binanın ikinci katında evleri varmış. Evdeki kiracı üç aydır kira vermiyormuş. Bu da kiracının eve gelmesini gözlüyormuş. Arabayı alt sokağa park edip bekliyoruz. Bir süre sonra ışıklar yanıyor. Eve girip adamı mı döveceğiz, diyorum. Dememe kalmadan şangırttttt(!) diye bir ses ve evin camları iniyor. Sokak çocuğu niteliğindeki yürüyüşü, konuşmasıyla mahlası eksik kalan Kepçe Gökhan, taşları ardı sıra patlatıyor eve. Üç cam kırılıyor. Can havliyle aşağı sokağa koşup arabaya atlıyoruz. İçimizden biri de çıkıp demiyor, “Olum İbram, bu sizin eviniz, bu şerefsiz üçkâğıtçı kiracınız o camların parasını da size ödetmesin.”

    Hazin son… Ödetiyor şerefsiz.

    Alt komşusu işten yeni geliyormuş, bizi görmüş. İbram’ın anasına babasına ispiyonu çakmış üçkâğıtçı kiracı. Ertesi sabah İbram’ın anası babası bizim kapıyı sessizce tıklattılar. Babasının İbram’ı iyi benzettiğini fark edince gülmeye başladım. Babasının elinde bir gazete, “Halkın Nabzı” yazıyor üstünde, sağ alt köşede 200. Sokak’ta bir evi kundaklamaya çalışan dört kişi aranıyor haberi, terler boşanıyor sırtımdan. Ama sırıtmaya devam ediyorum. Valide hanım bir sille indiriyor yüzümün ortasına. Karakolla konuştum, cam parasını ödersek sorun kapanacak diyor. Fakat parayı harçlıklarınızdan biriktirip o camları ödeyeceksiniz, diye de ekliyorlar. Ciddi giderlerimiz var. Sigara, sigara ve sigara… Çok ciddi bir gider… 25 kuruşa tek sigara satın alıyoruz bakkaldan. Küçük ve çakallıkla bezenmiş bir planım var. O zamanlar milli gelir nedir, Meydan Larousse ansiklopedisinden biliyorum. Ancak o kişi başına düşen paranın hakkım olanını sorgulamam için 18 yaşımı doldurmam gerektiğini söylüyorlar.

    Öğlen top sahasında bir aradayız. Plan yapmalıyız. Ben hiç taş atmadım ama ilk taşı günahsız olanınız atsın, lafına yapışıp bu konuda beni sürüyorlar öne.

    Aynı gün içinde benden hoşlandığını bildiğim üç kızın yanına gittim. Hafta sonu birinci dakikada gülümserken, ikinci dakikada somurtmaya başladım. İnsan evladı hepsi, sormaya başladılar.

    “Ne’n var kuzum?”

    Hastalanmış gibi cevap verdim.

    “Yok bir şey.”

    Dördüncü dakikada tahammül sınırını aşan oflama ve puflamanın mahcubiyetiyle aynı soru yine geliyor.

    “Neyin var canım?”

    “Ya! Hafta sonu…”

    “Ne var hafta sonu?”

    “Ya, Matmazel’i bilirsin. Çocukluk arkadaşım. Aynı takımı tutuyoruz, eylemlere gidiyoruz. Kardeş gibiyiz.”

    “Matmazel’e bir şey mi oldu?”

    “Yok ya domuz gibi o. Domuz gibi de, hafta sonu doğum günü var. Cebimde beş kuruş para yok, hediye almam gerek. Bir de Kordon’da partisi var. Nasıl yapacağım bilmiyorum.”

    “Üzülme, ben varım. Ya ben seni böyle üzgün görmeye alışık değilim. Yapma, toparlan hadi.”

    Üç kız arkadaştan aldığım para camların büyük bir miktarını karşıladı. Allah affetsin, kızların üçüne ayrı ayrı mekân ismi söyleyip, cumartesi günü en güzel kıyafetlerini giyip gelmelerini istedim. Gitmişler. Böyle bir doğum günü yoktu. Tabii o zamanlar cep telefonu gibi araçlar lüks olduğu için bizde yok ve o gün ben de orada yoktum. İkisi bir daha yüzüme bakmadı. Diğeri gelemediği için gelip özür diledi. Çok güzeldi, kaçırdın; deyip bu işi profesyonel boyutlara taşıdım.

    Allah affetsin…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları