• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    2003’te garnizonlarda

     

    Milliyet Gazetesi’nde 2000’li yılların ilk yarısında yazarlar bir ay boyunca grup grup ülkeyi dolaşır, izlenimlerini yazardı. 2004’ten sonra bu yapılmadı bir daha.
    Ben de o yolculukların birçok etabına katıldım o senelerde, karayolundan gelen ve dorsesi ofise dönüştürülmüş Milliyet TIR’ının çekildiği kent meydanlarında gazetenin okurlarıyla buluştum uçaktan inip. İyi oluyordu. İyi oluyordu bu faaliyet. Bir şekilde bir demokrasi, sivil bir platform oluşuyordu kentte birkaç saatliğine.
    Ama bir yandan da o kentlerde siviller yaşamıyordu sadece; resmiler, valiler, askerler, yani gazetecilerden ‘yararlanmayı uman’, daha doğrusu gazetecilerden yararlanmaya alışmış, gazeteciler tarafından buna alıştırılmış bir zevat da bulunuyordu hepsinde. Her kentte. Zaman zaman davet ederlerdi bizi makamlarına, en hafifinden ‘davet ederlerdi’ artık hava şartlarına göre çalışma ofislerine ya da çardaklarının altına. Bazen ne diyeceğini, ne diyeceklerini merak ettiğimizden, bazen de bu davetlere meraklı, belki de müptela bir arkadaşımızın ısrarı üzerine icabet ederdik biz de.
    İşte bu durumda, özellikle garnizon ziyaretleri, benim için bile, yani TSK’nın içe, ülkenin içine dönük şiddetini 12 Eylül darbesiye ve cunta yönetimi esnasında doğrudan tecrübe etmiş birisi olan benim için bile hala şaşırtıcı, hatta dehşete düşürücü olabiliyordu.
    Nasıl bir özgüvendi bu onlardaki, davetine icabet ettiğimiz askerlerdeki yani. Nasıl da hemen bizi müteffikleri addedip, aksini tasavvur bile edemeyip, nasıl da bize, gazetecilere hemen bir resmiyet atfederek, veryansın ediyorlar, etmeye başlıyorlardı hemen sivillere. Garnizonun dışındaki.
    Diyalog, tasdik ya da karşı çıkış, umurlarında değildi, çok yalnızlık çekmiş gibi, dert yanar gibi, nihayet kendilerini anlayacak birileri gelmiş gibi kimsenin kendilerini anlamadığı bu kente, bir monolog tutturuyorlardı.
    İşte 2003 yazında iki farklı kentte yaptığımız garnizon ziyaretleri göstergesel nitelik taşır benim için hala. İşin vahametini bir kez daha görmüştük oralarda. Yani askeri vesayetin, askerdeki vasilik yanılsamasının ne raddelere gelebileceğini. Kendisini öyle konumlamasının ona da neler edebileceğini.
    Haritada konumlandıkları, konuşlandırıldıkları yerin özgül durumuna göre, davet sahiplerimizin kendilerine dert ettikleri ‘sivil tehlike’nin kimliği ve haliyle ‘çözüm reçetesi’nin dozajı da değişiyordu. Bunları duymanın, dinlemek zorunda kalmanın bizi utandırdığını fark etmeden anlatıyorlardı ama. Ne utanması zaten, sevinmemiz, minnet duymamız gerekiyordu herhalde. Bize bu kadar güvendikleri için.
    Batı’da bizi davet etmiş olan zat ‘şeriattan’ mustaripti, Doğu’daki ‘bölücülükten’.
    Batı’daki kentin garnizon modelinde yeniden örgütlenmesi gereğine işaret ediyor, Doğu’daki garnizondan çıkmak için emir bekliyordu ve “daha ne kadar” bekleyecekti? Batı’da çaylarımızı içebildik, Doğu’da çanaktaki karpuza uzanmaktan bile çekiniyorduk, çekinir olmuştuk.
    Batı’daki bizimle fotoğraf çektirdi Atatürk büstünün önünde.
    Çıkmış gidiyorduk ki, minibüse binmeden önce el sıkışırken gideceğimiz bir sonraki kenti sordu Doğu’daki.
    Bir Akdeniz kentiydi bir sonraki etabın ilk durağı. “Ben de emekliliğimi isteyip turizmcilik yapmak istiyorum aslında” dedi. Biraz önceki heyecanından ve özgüveninden eser kalmamış, gıpta ile bakar gibiydi bize.
    Ama bu da korkutmuştu bizi. Yani önündeki rütbelere boşverip turizmcilik yapmak istediği halde, böyle birinin yani, böyle bir kariyer planlaması içindeki birinin, biraz önce bize o çözüm önerilerini, öyle çözüm önerilerini sunmuş olması.
    Pazartesi günü Genelkurmay Başkanı’nı dinlerken bu iki ziyareti hatırladım. 2003 yılında bir grup gazeteci olarak yaptığımız.
    Yani darbe planı, plan semineri ya da harp oyunu şu ‘balyoz’, fark eder mi? Çok mu fark eder?

     

     

    (Bu yazı ilk kez Ocak 2010’da yayımlanmıştır.)

     

     


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları