Geçen hafta burada eniştem Mehmet Saydın’ın katledilişini anlattıktan sonra bu konudan, devletin ölüm timlerinin bizlerden, sevdiklerinden ve halkından aldığı güzel insanların anılarından, hikâyelerinden kolay kolay uzak duramayacağımı anladım. Sanki anlatılmak için sıraya girmiş gibiydiler akrabalarım, dostlarım. Evet, çünkü ben böyle bir aileden geliyorum. Bölge’de bir dönem rutin hale gelmiş olan ‘faili meçhul’ adı altında toplanan ama aslında her birinin faili de besbelli cinayetler dizisi birçok yakın akrabımı aldı benden. Annemin teyzesinin oğlu ve aynı zamanda eşimin dayısı olan A. Baki Işık ve iki yeğeninden söz edeceğim şimdi burada. Onların borcu ödenmez ama bir kez daha hatırlanmaları yüreğimi biraz olsun serinletir belki. Üstelik bir yandan da birbirine o kadar organik biçimde bağlanıyor ki bütün bu cinayetler sanki genel bir faili meçhul kronolojisinin şemasını, işleyiş mekanizmasını ortaya koyuyor.
Kendisine “Baki Dayı” diye hitap ettiğim A. Baki Işık, katledilen yeğeni Fahri Kusun’un yasını tutmaktayken diğer yeğeni Tevfik Kusun da gözaltına alınır. Onu bir uçurumun kenarına götürüp sorgulayan infaz timindekilerden biri cebinden uzun bir liste çıkarıp gösterir. Listenin başında Baki Dayı’nın ve bir çok başka yurtseverin adı bulumaktadır. Yanında adresleriyle. Listeye bakan Tevfik, abisi Fahri ve bir iki kişinin daha isimlerinin üstünün kırmızı kalemle çizilmiş olduğunu görür. Onlar katledilmiştir. Ona listeyi gösteren katil, “Bak, Tevfik bunları ele geçirmemize yardım edecek ve kimseye de bizden söz etmeyeceksin” dedikten sonra avcuna bir kurşun sıkıştırır. “Seni bir kurşuna kurban ederiz” diye tehdit edildikten sonra serbest bırakılan Tevfik kendi ölümünün de kaçınılmaz olduğunu anlamıştır ve hemen listede ismini gördüğü herkesi ve dayısını uyarır. Mesajı alan Baki Dayı memleketini terk ederek Mersin’e göç eder. Aradan dört ay gibi bir süre geçmiştir ki “Devlet, Lice ve çevresinde yakılan köylerinize karşılık size konut verecek” haberi onlara da gelir. “Konut sahiplerinin şahsen müracaat etmeleri gerekiyor” denir. Diyarbakır – Urfa yolu üzerinde, Beşyüzevler diye adlandırılan yerleşim birimindeki konutlar için Diyarbakır Kapalı Spor Salonu’nda dönemin OHAL Valisi Ünal Erkan ve bir çok devlet yetkilisinin izlediği bir kura çekimi yapılır. Baki Dayı isminin kurada olmadığını görerek salondan ayrılıp oğlunun evine giderken yolda beyaz bir Renault Toros marka araçtaki üç kişi tarafından 29 Ekim 1995 tarihinde göz altına alınır. 9 Kasım 1995 tarihinde Diyarbakır – Mardin yolundaki Çınar ilçesi yakınında askeri bir battaniye sarılı cesedi bulunacaktır. Diyarbakır Devlet Hastanesi’nin morgunda teşhis edildiğinde koltukaltlarındaki askı izleri ve vücüdundaki diğer izlerden günlerce iskenceye maruz kaldığı, daha sonra tel ile boğulduğu anlaşılır. Baki Dayı’nın cesedi ‘güvenlik gerekçesi’ safsatasıyla ailesine verilmemiş ve aynı gece saat 23 sularında yine askeriyeye ait bir araçla alınıp Mardinkapı mezarlığına götürülmüş, alelacele defnedilmiştir.
Üç candan bahsediyoruz, değil mi? Üç evladından halkımızın. Benimse üç akrabamdam. Fahri Kusun’un gidişine bakalım bir de: Onu kahveden aldılar.Kayınbiraderi olan, Yurtsever Seyda kod adlı Refik Arsaç’ın neden gerillaya katıldığını sordular, nasıl bir soruysa artık bu. Sonra işkence ettiler, tenine erimiş naylon damlattılar ve tamamen yakılmış bedenini ayağına taş bağlayıp suyun dibine saldılar. 8 gün sonra su yüzüne çıktığında tesadüfen gören bir vatandaşın ihbarı üzerine çıkarıldı ve morga kaldırıldı. Orada kardeşi Zeki tarafından teşhis edildi. Kana doymayan güç odaklarının bir mensubu yanına yaklaşıp “İyi bak, senin de sonun böyle olacak” tehdidinde bulundu ağabeyini defnetmek için bekleyen Zeki’ye. Zeki bunun üzerine memleketini terk edip Adanaya göç edecektir.
Tevfik Kusun ise çalıştığı işyerinde 7 yakın akrabasıyla otururken, o meçhul ama Bölge’nin iyi tanıdığı Toros marka araçla gelen ve polis kimliği gösteren 3 kişi tarafından alındı. Onu da Atatürk Barajı’nın yakınında bir çoban görecek ve karakola haber verecektir. Karakol komutanı cesedin fotoğraflarını çektikten sonra gömülmesini emreder. Bir başka akrabamız olan kayıp Hakkı Kaya’nın oğlu, babasını ararken Tevfik Kusun’un fotoğrafını görüp aileye bildirecek, babası Ali, abisi Haydar, kardeşi Zeki tarafından teşhis edilen Tevfik 41 gün sonra Diyarbakır’a götürülüp defnedilecektir. Kayıp Hakkı Kaya hâlâ bulunamamıştır.
Bu nasıl bir ölüm zinciridir, nasıl bir cinayetler zincirlemesi. Zincirleyemese de özgür halkımızı ne çok insanımızı aldı bizden. Ölülerimizi ararken komşularımızın, köyümüzün, kentimizin başka ölülerine, başka kayıplarına çıktı yolumuz.
Peki, Kürt coğrafyasında faili meçhul cinayetler ne zaman başladı? Dönemin başbakanı Süleyman Demirel televizyonlara çıkıp “Dicle nehrinin kıyısında bir koyun kaybolursa gelin hesabını bana sorun” dedikten sonra. Koyunlar değil ama on yedi bin beş yüz insanımız kayboldu. Acaba o laf bir parola veya talimattı da, biz mi bilemedik?
Bir ozanın dediği gibi, “Bazı ölüler bize ne kadar yakın ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü”. Evet, onlar, benim bu genç yaşta kaybettiğim akrabalarım da anılarıyla yaşıyorlar. Baki Dayının o altın kalpli adamın sırma işlemeli hediyesini ise hayatım boyunca saklayacağım. Demem şu ki o dönemde kaçırılıp katledilenlerin öykülerini yazmazsak, halkımıza duyurmazsak tarihi bir vebal altına gireriz. Ben katledilen tüm yakınlarımı buradan duyurmak istiyorum. Tüm dünya duysun. Lice, Kulp, İdil, Cizre, Mutki Dersim ve daha bir çok yerdeki kazı çalışmalarının bizler için ne anlama geldiğini bilsin. Kürtler’in nasıl bir soykırımdan geçtiğini farketsin. Hakikat ve Adalet Komisyonları talebimizin gerekçesini görsün.







