Hediye almam ve yemeğe götürmem gereken annem olmasa da, zorunlu günlerin sıkıcı havasını solumamak için hafta sonu kendimi Cunda Adası’na attım. Yasak savar gibi yapıldığını düşündüğüm, özel gün yemeklerini hiç bir zaman sevemedim. Koca bir sene hiç bir yere davet edilmeyip de Mayıs ayının ikinci Pazarın da aniden hatırlanmak çok da samimi gelmiyor. Çocuklarım da bana çekmiş olmalı ki, böyle bir yemeğe beni hiç bir zaman davet etmediler.
Anneler günü sebebiyle aldığım en kıymetli hediye, oğlumun yedi yaşındayken, adeta oruç tutar gibi kantinden gün boyu yiyip içmeden, parasını okul çıkışında satılan kırmızı plastik gülü almak için saklamasıydı. Parası yetse boyalı civciv almak istediğini söylediğini hatırlıyorum. Gülü çerçeveciye götürdüm ve ne kadar kitsch görüneceğini aldırış etmeden çerçevelettim. O günden sonra üç ev değiştirdim ve her seferinde ilk işim o çerçeveli gülü evimin güzel bir köşesine asmak oldu.
Annelik de çeşit çeşit, kadınlık da… Çocuklarına kekler, börekler yapan annelerden olamadım belki ama, oğlumun istediği üstü yosun ve kabuk bağlamış, içine kumlar dolmuş bir kamyon lastiğini denizden çıkarabilmek için canla başla emek harcadım…
Ayvalık-Cunda seyahati, çocukluk anılarımın derinlerinde saklanmış bir kaç şeyi tebessüm ile hatırlamama vesile oldu. Annem ve teyzelerim ile gittiğimiz yaz tatillerinde, on saat süren yorucu otobüs yolculuğunun sonuna geldiğimizin müjdesini veren zeytinyağı kokusunun otobüsün içine kadar dolması, şehirlerin de kokusu olabileceğini düşündürttü bana. On gün hızla geçerdi ve tatilin sonlarına geldiğimizde, zeytin, zeytinyağı, sabun alışverişi yapılırdı. Sabun ve zeytini anlıyorum ama zaten bakkallarda da satılan Kırlangıç zeytinyağını neden taşıdığımızı hala çözemiyorum. Galiba mantığı yerinden alındığı için daha taze olduğuna inanılması idi.
Yağ alışverişi bittikten sonra, o döneme göre çok modern bir şekilde yapılmış olan Süner Pasajı’na giderek; hediyelik eşya satan dükkânlardan biz çocuklara bir şeyler alırlardı. Dükkânlar da çoğunlukla, zeytin ağacından ve zeytin çekirdeğinden yapılma süs eşyaları olurdu. Kardeşim ve kuzenim makul çocuklar olduğundan, bunlardan yapılma bir anahtarlık seçerlerdi, ama ben bir keresinde annemin bütün itirazlarına rağmen iskelet şeklinde olanı almak için ısrar etmiştim.
İki günlük gezinin tadı damağımda kaldı. Hani bir söz vardır ya “Her zevke uygun alternatifler mevcut” diye, bu söz sanki Ayvalık için söylenmiş. Seçenekler arttıkça tercih yapmak zorlaşabiliyor, ama tek bir şeye bağlı olmaktansa zor karar vermek daha eğlenceli.
Eski eşya ve ıvır zıvır seviyorsanız, Ayvalık bu iş için biçilmiş kaftan. Eski yağ fabrikalarının ve Rum evlerinin arasında gezinirken bir anda karşınıza çıkan antikacılar günün yarısını alıp götürebilir. Acıktığınızda çarşı içinde zeytinyağlı ada yemekleri yapan lokantalarda karnınızı doyurabilir, sonrasında ise meydanda denize karşı bir yorgunluk kahvesi içebilirsiniz.
Rakı, balık, Ayvalık sözünü de yabana atmamak gerekir. Cunda’da, Midilli adasına bakarak kadeh tokuşturmak ve “Kadehimi Türk Yunan dostluğuna kaldırıyorum” gibisinden modası geçmiş espriler yapmak da işin cabası.
Her ne kadar Anneler Günü yemeğine götürülmemiş olsam da, gitmişten çok yemek yedim. Girit kurabiyesi, lokma, sakızlı dondurma, kuzu etli arapsaçı, çiçek dolması ve yazarken yorulduğum bir sürü şey daha..
Havaalanı için yola çıktığımızda karnım da şiddetli bir ağrı vardı ve midem bulanıyordu. Uçağa ilaç içerek ve mızıldanarak zar zor binebildim.
Annem olsaydı öperdi ve geçerdi…







