Belki de oyunculuktan şarkıcılığa geçiş yaparken şarkıcılığı hayli uzunca bir süre oynadığı için şarkıcılığıyla da hep oynadı artık. Ama bazen oynaya oynaya da düzelinir. Ajda’nın ki böyle bir şey olmalı. Olmuş olmalı.
Belki de ismi onu buna zorladı. İsmine yetişmeye çalıştı. İsminin tınısı ondan kendisinin olduğundan başka bir şey olmasını talep ediyordu. Ajda: Talepkâr bir isim.
Bir söyleşide, babasının ona ve kız kardeşi Semiramis’e verdiği isimlerin kendileri için en büyük yatırım olduğunu söylüyordu. Evet, bazı isimler sahiplerini böyle yönlendirir. Ajda’nın da Semiramis’in de hayatları yönlendirilmiştir. Kararlılıkla sürdürülmüştür. İrade ile. İradî.
Ajda Pekkan, bu isimle markalandırılmış, durmaksızın yeniden üretilen bir meta kılmıştır kendisini. Bir meta olarak tasarlamıştır. Kendisi için adeta bir Ar-Ge kurmuştur. Üzerinde yaptığı operasyonlar sadece estetik cerrahi operasyonlarla sınırlı kalsaydı böylesi kalıcı bir ürün, her dem kendisine yönelik ihtiyacı da beraberinde üreten bir meta olamazdı. Çokça dikkat çeken estetik operasyonları ambalajının bile tamamı değildi.
Ajda Pekkan kesintisiz bir operasyon sürecidir.
Yine de bir kronoloji yapmamız gerekirse, 60’lardaki acemilik döneminin hemen ardından Türkiye’nin imge olarak çok uzağındaymış gibi görünen bu sarışın, her döneminde Türkiye’deki bir şeylere tekabül etmiştir. Kendisi üzerindeki biçimsel ve içeriksel operasyonları Türkiye’nin yakın tarihine endeksli olarak belirlemiştir. Ya da belirlenmiştir.
Her ne kadar 70’li yılların başında Ankara SBF’den bir devrimci ile aşk yaşıyorduysa da, o dönemde proteste hiç yanaşmadı. Neden? Burası karanlık. O halde toplumsal muhalefet yükseldikçe ona yapacak bir tek şey kalıyordu. Yaptı. İmgesinin temel belirleyicisi olan Avrupa’ya iyice yanaştı. Ve gitti. Türkiye’nin o dönemki zenofobisinden de payını aldı, popüler kültürün köylüleşmesinden de. İyice uzaklaştı böylece. Dönem sarışınlığının en abartılı olduğu dönemdi. Handiyse Türkçe’yi unutmuş gibiydi.
80’lerin iyice içine kapanmış darbe Türkiyesi’nde bir de Eurovision hezimeti gelince Ajda Pekkan’ın kesin dönüşü de başlamış oldu. İçine döndü, Türkiye’nin içine döndü kaçış olarak ve nasılsa ülke de hiçbir uluslararası değer sistemini tanımadığı için o da kendisine takılan ‘süperstar’ lakabını rahatlıkla kabul ediverdi. Aynı dönemi Türk Sanat Müziği ve arabesk arayışları ile hareketlendirmeye çalışmıştır.
90’lar Türkiye’de pop patlamasının başladığı ve özel televizyonlarda talkshow’ların ünlüleri didiklediği dönemdir. Önceleri eli ayağına dolanan Ajda bu süreçte de ayakta kalmayı başardı. Elbette çokça gafla. Ama sonunda bu dönemin de ustası olarak. Talkshowlar’dan kaçamayacağını biliyor ama sonra tekrar imgesel süperstarlığına gizleniyordu. Ne yardan ne serden geçebilme dönemi Ajda’nın. Belki de sesinin hacmini ve kabiliyetini ilk o sırada keşfetti. Yeniyetmelerle böyle mücadele etmeye karar vermiş olmalı ki, o dönem için yine bir yeniyetme olan Ebru Gündeş’ten şarkıcılık dersleri almaya başladı. Daha tok, daha pes, daha otoriter bir Ajda oldu.
2000’ler ise Ajda’nın kendisini iyice demokratikleştirdiği senelerdir. Megastar Tarkan onun 70’lerdeki Avrupa acemiliklerinin ABD versiyonunu sergilerken, o bırakın süperstar lakabını, soyadını bile neredeyse bir kenara koydu ve iyice Ajda oldu. Rötarlı da olsa protest bir tavır edindi, Kürtçe söyledi, sözünü söyledi. Yeri geldiğinde.
Ajda Pekkan’ın Ajda operasyonunu bedeniyle sınırlamak adaletsizce bir tavır olur. Ajda o seçkinci imgesine rağmen her dem bir popüler kültür emekçisi oldu.
Kendisini öylesine bir ürün, bir meta kılmıştır ki, sonunda kendisine kalan naif kızı alıp geri kalanını hayranlarının isterlerine ve yakın çevresindeki danışman, prodüktör zevatın sömürüsüne bırakmıştır. Şimdi öyle yaşamaktadır. Ajda’nın en tatlı hali operasyondan kurtulmuş o genç kızın o koca kadının ağzından seyircilere seslendiği ya da bir dansta, bir stilde kendisini gösterdiği zamanlarda ortaya çıkar. Ajda, kendi kendisine başkaldırma ve tabî olmalar arasında gidip gelen ve bu sayede her dem taze kalan, önemli bir popüler kültür imgesidir bu ülkenin.
Ajda’yı sahnede izlemeyi severim.
Ama operasyon kaçkınlıklarında onunla arkadaşlık yaptığım da oldu. Çok tatlıydı.
(Bu yazı 2013’te yayımlanan ‘Henüz Zaman Var’ adlı kitabımın 175, 176, 177. sayfalarında yer almaktadır.)







