• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    ANLAMADIĞIM ŞEYLER…

     

    Bazı şeyler o kadar da karmaşık değil belki… Ben yine de anlamakta zorlanıyorum.  Mesela ilk virajda yurt dışına savrulup dışarıda kalemini sivriltenleri hiç anlamadım. Solcuların masasında bol paralı birinin çok konuşmasını, mahpustan yeni çıkmış birinin susmasını da. Kırk yıldır sol partilerin tepesinden inmeyen bazı mücadele erbaplarının en gizli kapaklı ve en iştahlı muhabbetlere akçeli iş ziyafetlerinde girmelerini de…

    İşkenceyi insanlık suçu görenlerin bazı işkenceleri adresine bakarak yokmuş gibi davranması, anlama meselesinin ötesinde hep acı verdi bana. Ve bu ülkede hiç değişmedi bu alışkanlık. Kayıt dışı bir tarih oluştu bu yüzden, hiç yüzleşilmedi bu tarihle… Anlamadım…

    Marksizm’den kutsal kitap gibi söz edenlerin Marks’ı doğru düzgün okumamasını da anlamadım. Gebze Cezaevi’nde bir arkadaş koğuşunda mini bir anket yapmıştı. 30 kişilik koğuşta Kapital’in 3 cildini okuyan yok. 2 cildini okuyan 1 kişi, tek cildini okuyan 2 kişi…  19. Yüzyıl Avrupa’sında İncil’den sonra en çok satan kitapmış Kapital. Yıllarca öyle anlatıldı. 21. Yüzyılın devrimcilerinin okumadığı kitabı günde 18 saat çalışan, çoğunluğu okuma yazma bilmeyen Avrupa’nın işçileri nasıl alsın da okusun! Bu şehir efsanesine yıllarca niye inandık onu da anlamadım.

    Üniversite yıllarında herkesin solculuğu biraz keskindir, gençlikten sanırım. Biz de öyleydik. 6 Kasımlarda YÖK protestosu yapar, amfi amfi dolaşıp öğrencileri ders boykotuna çağırırdık. Oysa akşama kadar Süleymaniye’ye bakan duvar diplerinde pinekleyip her gün kırk devrim yapan öğrencilerdik işte. Derslere, sınavlara girmezdik. YÖK’le bir mesaimiz yoktu yani. E, her gün ders boykotu yapan bizler, ne adına insanları boykota çağırırdık, onu da anlamazdım.

    Bilirsiniz, HDP Türkiye’deki sol, sosyalist yapıların çatı partisi olarak kurulmuştu. Bazı bileşenler de iki farklı partinin birleşmesiyle partileşmişti. Matruşka gibi parti içinde parti, parti içinde parti… Hadi kabul, bu da olabilir de HDP bileşenleri nedense HDP içinde adeta temsilcilikler açmış gibiydi. HDP’nin çağırdığı eylemde en az taşınan bayrağın HDP bayrağı olması paradokstu.  Kendi bayraklarını taşımaktan HDP bayrağına sıra gelmezdi. Belki yüz kez tartışılmıştır bu mevzu HDP içinde… Sonuç hiç değişmedi. Herkes HDP rüzgârıyla büyümek isterken, HDP’ye sahipsiz dükkân muamelesi yapmak neyin nesiydi, onu da anlamadım.

    Biliyorsunuz, O Ses Türkiye’de Dodan isimli Kürt sanatçı sahneyi yıktı geçti. Sol camiada çok tartışıldı Dodan’ın O Ses Türkiye’ye katılması… Popülizmle, sisteme teslim olmakla suçlayanlar oldu. Oysa bakın, müzikalitesi popüler kültür ortamının çok üzerinde Dodan gibi sanatçılar bizim mahallenin yoksulları aslında… Kendi sanatçılarını her konsere bedavaya getirmeye çalışan, o sanatçı nasıl geçinir, neyle geçinir çok da kafasına takmayanların Dodan’a ateş püskürmelerini vallahi hiç anlamadım.

    Bir zamanlar bu ülkede Mehmet Altan diye bir profesör vardı! Çıktığı her televizyonda evrensel demokrasi ilkelerinden söz eder, Roboski’yi hiç unutmazdı. Şimdilerde ismini anan yok nedense… Kürtler de unuttu. Her konuşmasıyla Roboski’yi unutturmayan Mehmet Altan’ı Kürtlerin cezaevinde unutmuş olmasını ben anlayamıyorum, siz anlayabiliyor musunuz?

    Son zamanlarda anladığım üç şey var ama…  Televizyon izlememek, izlemekten daha çok şey öğretiyormuş. Bir acıyı, başka bir mutluluk unutturabilirmiş. Güç her yerde güçmüş…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları