• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    ANLAT BANA; DİNLERİM

    Yerinden, yurdundan, toprağından ayrı kalmak yalnız bırakır insanı… O çok sevdiğimiz dağlar, kayalar ve ulu ağaçlar hep yalnız kalanların, aciz ve naçar kalanların sözleriyle, anlattıkları kelamlarla yalnızlıklarını büyütürler. Baktığında ulaşılmaz, erişilmez sanılır hatta kıskanılır.

    Bu yüzden yalnızlığı sırtına alarak göç eder ötekiler, yer bulamayanlar, dışlananlar… Yurtlarından zoraki göç ederken yaşadıkları hayata dair zor zamanları, edilen küfürleri, sakladıkları kimlikleri,  gizil adlarını sabırlı bir sessizlikle kendilerini dinleyen ağaçlara, göllere, nehirlere hatta köklerini taşıdıkları toprağa anlatırlar; sessiz bir tevekküle giden insanlar…

    Taşlar, kayalar ve ağaçlar dinler gizli hayatın menkıbelerini, kayıp dilleri, ezgileri ve yüreğinden kopan şiirleri; sabırlı bir tevekkülle alır hafızalarına; dinlemesini bilirsen, dilini bilirsen sana fısıldar o acıları, feryatları, pişmanlıkları…

    Bir gün yalnızlığı sırtına almış gezgin olmuşsan gittiğin yolda önüne çıkan ağaçlar, kayalar, nehirler sana anlatır geçmiş zamanın hikâyelerini… Eğer aşk ile dinlersen o şiirleri hayatın değişir belki de dünya değişir belki de kim bilir?

    Memleketten ayrılırken bir tepeden yalnız vakurla akan Dicle’ye bakan yine yalnız bir çınar ağacına anlatmıştım. Her yaprağı, her dalı hatta o beyaz kabukları derviş gibi ağlar gibi dinlemişti, anlattığım hikâyeleri, şiirleri… Kendinde olanı fısıldamış, bende olana katmıştı… O dertlenmiş ben zenginleşirken yine sonu belli olmayan bir yolun başlangıcına gelmiştim. Biliyor musunuz çınar söylemişti bana ve diğerlerine, yolun sonsuzluğunu…

    Her şehrin bir kokusu vardır. Rüzgârlar getirir o rayihayı burnumuza, hafızalarımıza… O kokuları eski güngörmüş bazalt taşlar sinesine almıştır. Taşın hafızası vardır. Yarenini, yaralısını bilir. Bazen birinin kahkahasını, bazen bir sözünü ya da ezgisini getirir koku ile… Duyumsadığımız, o tanıdık aroma ile dilimize gelir yerleşir kimi ezgiler, ağıtlar, yaramızı dağlayan şiirler… İyileşiriz. Toprağımız, yurdumuz, ağaçlar, Dicle, Karacadağ hatta o gül kokulu taş eyvanlı evlerimiz gelir yamacımıza… Biz gidemesek de onlar gelir işte aşk ile…

    Evimizin kapısında bir dibek taşımız vardı diye anlatıyorum tutku, arzu ve kahve üzerine sohbet gerçekleştiren bizi de bu sohbete katan Şair Yelda Karataş’a…  Ah, gönüldaşım, dostum diyor; değil mi ki “Gönül ne kahve ister ne kahvehane; gönül sohbet ister kahve bahane” Hüzünlü ve tılsımlı sözlerle aktarıyor kendinde olanı, bizlere…

    O dibek taşı normal günlerde ters durur, çat kapı gelen dostlara, yerenlere oturak görevi görür. Lâkin yeni kahve alınıp da kavrulmuşsa, dibek taşını ters çevirip kahveyi dövmenin tam zamanıdır. O dibek taşı ki Karacadağ’ın volkanik taşından oyulmuştur. Hafızası ve canı vardır. O kahve çekirdeğinin her biri bir koku yayar ki cana can getirir, sohbete kelam…

    Kars yakınlarında eski bir kilisenin yakınında bir tepede bir taşa bakıyorum. Taşın üstündekileri ve zihnindekileri çözmeye çalışırken el değmemiş geçmişe yani geleceğe bakıyorum bir yandan… Şu an baktığım an, az sonra geçmiş olacak biliyorum. Ermeni bir usta yapmış… Yüzyıllarca sürmüş ve hâlâ süren bir sanat geleneği  ‘Khaçkar’. Yani haç taşı. Bazen kaybettiği birini anmak için yapmış, bazen de hasadı… Kanını, canını ve terini bu uğurda tüketmiş… Usta ağlamışsa ağlamış taş, gülmüşse de gülmüş… O tepeden dağları, nehri ya da aşağıdaki kiliseyi gözlerken şahitlik yapmış. Gelen her yolcuya kendinde olanı sunmuş; bana da sundu o taş… Sevan Gölü’nün batısında çok örneği var biliyorum. Neler anlatmaz ki o taşlar, dinleyene…

    Üzerindeki nar, üzüm, yapraklar ve kuşlar ne çok bizi, bize anlatır. Anadolu’nun kiliseleri gibi taşları da artık yok. Yok, ama diğer kayalar, ağaçlar, nehirler göller ve dudukların inlemeleri anlatıyor eski zaman hikâyelerini… Bunları yazarken usul bir duduk ya da Balaban sesi geliyor Civan Gasparyan ustanın üflediği…

    24 Nisan yaklaşıyor yine yeniden… Bak kahveden, taştan nerelere geldik. Gomidas’ın, o yalnız hüznü yine beni, bizi sarıyor işte. İnçu-Neden diye sesleniyor suskunluğun başkentinden yine, yeniden… Hazince Sevak Balıkçı’yı anımsatıyor bana yalnız bir rüzgâr sesine karışan çan sesi…

    Kozluk’lu Dengbej Garabed Xaço yine klamlarını acıyla söylüyor. Onun o çileli sesini hafızasına alan taşlar, ağaçlar hatta rüzgârlar klamları bize aktarmaya devam ediyor.

    Sonra bir şiir düşüyor ömrümün yasına Siamanto’dan… (Adom Yârcanyan) Kısacık hayatına nasıl bir keder sığdırmış… Ağaç dinlemiş, taşlar dinlemiş… 1915 onun da kaderine rastlamış… Saçılmış yine nar taneleri dalından…

    DUA

    Kuğular bu akşam ümitsiz göçtü zehirli göllerden/Mahzun kızlar zindandaki kardeşlerini düşlüyor

    Savaş bitti artık leylakların bittiği çayırda/Ağıtlar yakarak karalar giyinmiş ince kadınlar, başları önde

    Gidiyor, tabutların ardından /Çabuk n’olur, donuyoruz bu vicdansız karanlıkta,

    Çabuk götürün bizi o müşfik hayata,/Kardeşlerimizin uyuduğu o kilise mezarlığına.

    Öksüz bir kuğu gam çekiyor ruhumda/Ve orda, kan damlıyor gözlerimden, genç ölülerin üstüne.

    Sakatlar ordusu çiğnerken kalbimin patikalarını/Çıplak ayaklı bir kör

    Bir duacı aramada, kutsal umutla /Bütün gece uludu yine çölün kızıl köpekleri

    Kumlar üstünde anlaşılmaz, anlatılmaz bir kederle inleyerek./Ve düşüncelerimin fırtınası yağmurla dindi;

    Dalgalar zalim buzun altında sindi/Dev meşeler çığlık çığlığa

    Yaralı kuşlar gibi döktü yapraklarını./Sonra gece, ıssız bir boşluğa gömüldü.

    Ve yalnız, kanlı ayın altında/Kımıltısız, binlerce mermer heykel gibi

    Toprağımızın bütün ölüleri,/ dualarla dirildi.


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları