• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Ansızın önüme çıkan ziyaretgâh

    Sahil kasabası kışlarının bende bıraktığı en vurucu imge yalnızlıktır.  Tekrarı insanı yaşamdan düşürse de kimi zaman, severim kasaba yalnızlığını. Varoluşun geçiciliğini duyumsatır, sonsuz olana sürükler insanı.

     

    Kasaba insani için hayatı farklı kılan çok az değişiklik vardır. Aynı insanlar, aynı yüzler, aynı ilişki düzenekleri, tekrarlana tekrarlana canı suyu çıkmış aynı sohbetler. Alışıktır buna kasaba insanı. O küçücük dünyaya razıdır. Tembeldir biraz da.  Kendi sınırlarını zorlamak istemez. Alışkanlıklarını arayışlarına yeğ tutar.

     

    Büyük kentin karmaşasına alışmış benim için çağrıştırdığı imgeler vazgeçilmez olsa da hayatın rutini zor geliyor bazen. Geçenlerde Çanakkale’ye taşınan Ragıp abi paylaşmıştı, “Küçük şehirlerde yalnızlığa katlanmak daha zormuş” diye. Zormuş.

     

    Neyse, bu zorluğu aşmak için hayatı zenginleştirecek şeyler yaratmaya çalışıyorum. Her sabah farklı bir semtine gidiyorum Karataş’ın. Her yürüyüş aynı zamanda yeni ve küçük keşif benim için. Yol arkadaşım kimi zaman Safiye Ayla, kimi zaman Hümeyra, kimi zaman Ahmet Kaya, kimi zaman da Mem Ararat oluyor.

     

    Geçenlerde sahile yamaç bir yolda, yazlıkların arasında yürürken bir mezarlık çıktı karşıma. Burada mezarlıkların geneli denize nazır yerlerde kurulu. Yitiklerine çok değer veriyor demek ki Karataşlılar. Mezarlığın girişinde bir ziyaretgâh dikkatimi çekti. Girişte şöyle yazıyor “Bu makamı şerif 3 imamlar makamı” Altında imamların ismi var. “1-Esseyyid Şeh Ğebdırrızzek 2- Esseyyid Mahmud Şahhud 3-Eseyyid Şeh Ahmed Cilli” Hiçbirine rastlamadım bu isimlerin; Arap seyyidleri olmalı. Yazım yanlışı değilse ilk kez yumuşak g ile başlayan bir isim duyuyorum. Seyyidlikle şeyhlik unvanlarının bir arada kullanılması da ilginç geldi bana.

     

    Kulağımdaki müziği kesip ziyaretin dış kapısından girdim. İç kapının girişinde bir tabela daha asılı “Mutlu Dede.” Daha sıcak ve ban yakın bir isim hiç değilse… İçeride gövdesi yeşil örtülerle sarılmış, başı beyaz duvaklı iki mezar var. Mezarların yanında yan yatırılmış bir kasanın içine Kuranı Kerimler ve ilmihaller gelişi güzel konmuş. Hak Dini Kur’an Dili- Elmamlılı Hamdi Yazır, Zuhûrât’ı Bilâl-i Nâdiri Cilt 5…  Şöyle bir açıyorum kitabın birini. Sayfalar birbirine yapışmış.

     

    Ziyaretgâhın duvarına göz gezdiriyorum sonra… Duvarlarda Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hacı Bektaşi Veli’nin temsili resimleri… Bilirsiniz, İslamiyet’te resim yasaktır. Bu yüzden süsleme sanatı olarak minyatür gelişmiştir. Ancak İslamiyet’in içinde mi dışında mı olduğu çok tartışılan Aleviler bu yasağı aşmış.  Pek çok yerde görürsünüz, Hz Ali, On İki İmam, Hacı Bektaşi Veli’nin temsili resimlerini. Hıristiyanlığın ikonlarına benzerler. Ancak Hıristiyan ikonlarının daha uhrevi havası var, onları daha başarılı buluyorum ben. Alevi imamlarının resimlerinin hepsi birbirine benziyor. Genellikle gözleri sürmeli çiziliyor. Hiçbir resim diğerinden farklı bir kişilikle örtüşmüyor. Resimleri bir dedeye gösterin kim kimdir diye, eminim ayırt edemez. O derece stereotip yani… Alevi din önderlerinin arasında bir de Atatürk resmi dikkatimi çekiyor. Cemevlerinde Ortada Hz. Ali, sağda Hacı Bektaşi Veli, solda da Atatürk resimlerinden oluşan üçleme bir klasiktir.  Daha önce “Dini bir merkezde siyasi bir kişiliğin resminin ne işi var?” diye Cafer Solgun bu konuyu gündeme taşımıştı ama Alevi cenahında dişe dokunur bir tartışma yaşanmadı. Ben de hep garipsemişimdir bunu. Mustafa Kemal siyasi bir kişilik, Alevilik için özel bir şey yaptığını da hatırlamıyorum.  Dahası Alevilerin en azından bir kısmı onu Alevi kabul etse de bunu destekleyecek somut bir veri de yok. Cemevinden geçtik, bir mezarın başına neden bir siyasinin resmi asılır ki? Alevilerin Osmanlı hafızasında aramak lazım bu sorunun cevabını. Gerçi cumhuriyet rejimi de Alevileri hiçbir zaman Sünnilikle eş değer görmedi. Hep ezildiler. Dışlandılar, yoksul kaldılar. Alevilerin çocuklarını okutma hevesi bu yoksullukla ilgiliydi. Devletin dini hep Hanefi Sünnilik oldu bu topraklarda. Ama öyle veya böyle laikti cumhuriyet. Alevileri birinci sınıf vatandaş yapmasa da Osmanlı’da yaşadıkları kitlesel katliamlardan bir nebze olsun koruyordu laiklik.  Bu bile yetti işte Alevilerin mezarların başına Atatürk resmi asmasına. Nasıl bir korkutulmuşluk, nasıl bir çaresizlik, nasıl bir ürkü ise! Ansızın önüme çıkan bir ziyaretgâhta bu korkuyla bir kez daha yüzleşmek üzdü beni. CHP’nin en büyük şansı belki bu büyük çaresizlik ve iğdiş edilmişlik dedim…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları