• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Artık süreç ‘istişari’

    Başbakan, yeni bir süreç başlatacağını söyledi. Adı da “istişari süreç” olacakmış. Neyse ki kelimenin TDK sözlüğünde karşılığı var. 7 Haziran sonrası koalisyon görüşmeleri yaparken CHP’yi oyaladığı dönemde kullandığı istikşafi sözcüğü TDK sözlüğünde yoktu. TDK bunun üzerine, sözcükle ilgili açıklama yapmak zorunda kalmış, anlamını da –anlayan beri gelsin diyeceğim ama– “keşif ve tahkik etmeye çalışma, etraf ve teferruatını zahire çıkarma” olarak açıklamıştı. Neyse ki sözlükte “istişare” olarak geçse de yeni sürecin adının TDK sözlüğünde bu kadar anlaşılmaz bir tanımı yok; karşılığına tek kelime ile danışma, demiş geçmişler.

    Peki, Başbakan neyi, kimlere danışacakmış?

    Öncelikle danışacakları, hazırladıkları 300 küsur maddelik eylem planı olacakmış. Bakanlar Kurulu’na sunulan eylem planı başta bölgede farklı siyasi partilerde yer almış şahsiyetler olmak üzere STK yöneticilerine, baro başkanlarına, kanaat önderlerine, mülki amirlere, muhafazakarlara, liberallere, özellikle vurgulanarak söylenen sosyalistlere yani toplumun farklı kesimlerine sunulup görüş alınacakmış.

    Karşı çıkmak gerekiyor mu? Yok! Kim niye karşı çıksın ki? Hep demiyor muyuz, sorun her kesimi ilgilendiriyor ve çözümünde de her kesimin katkısı olmalı. Madem istişari süreçle birlikte “Sur, Silopi, Nusaybin ve benzer yerlere insanca yaşanabilecek konutlar yapılacak, Sur, öyle inşa edilecek ki, İspanya’nın Toledo şehri gibi, mimari dokusuyla herkesin görmek istediği bir yer olacak,” elbet bunu işin tarafları, mağdurları, ilgilileri ile de konuşmak gerekecek. Kalıcı çözüm bunu gerektiriyor.

    Sanırım sorun tam burada, yani kalıcı çözüm sağlama noktasında kendini gösteriyor. Açıklamaların devamından anlaşılıyor ki sorunun çözümünde hala kalıcılık değil, tasfiye ve teslim alma planlanıyor. Eğer öyle olmasaydı KCK, HDP ve bu periferide siyaset yapan kesimler yani işin asli tarafları ile mağdurları dışlanmaz, çözüme bir müteahhitlik işi gibi bakmanın dışına çıkılabilirdi.

    İspanya’nın Castilla-La Mancha özerk yönetiminin başkenti olan Toledo’da neler yaşandı, kent neden yıkıldı, kaç insan öldü, kaç yılda yeniden inşa edildi, inşasında kimler sorumluluk üstlendi, bunlara hiç girmiyorum. Başbakan aynı zamanda akademisyen, bunları açar okur. Toledo örneğini vermesinden sonra birçok kaynaktan açıp okudum. Ona da okumasını salık veririm. Çünkü çözümün nasıl geldiğini, Toledo’nun nasıl özerk yönetimin başkenti olduğunu hepimiz gibi onun da bilmesinde yarar var. Ama Başbakan çözümün nasıl geldiğini, Toledo’nun herkesin görmek istediği bir yere nasıl dönüştüğünü, en önemlisi de Toledo barikatlarında 2 ay devam eden ve binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan direnişi anlamayı zahmetli bulmuş olacak ki bunun yerine, binlerce evin yıkıldığı yerlerle ilgili kan dondurur cinsten açıklamalar yapmayı tercih ediyor. “Oralar bu şekilde yıkılmasaydı bile ‘kentsel dönüşüm’ ile zaten yıkılacaktı” diyen Başbakan, şu anda bile toplarla yıkılan evlerde, can havliyle sığınılan bu evlerin bodrumlarında insan yaşadığını unutmuş gibi konuşuyor.

    Unutmuş olabilir mi? Mümkün değil! Ancak yapılanlardan kendi lehine sonuç çıkarıp siyaseten pazarlamanın bir yolu da bu. Havuz kalemlerinin bu yaklaşımı değerlendirirken söylenenlerden özellikle insani ve vicdani yaklaşım çıkarmaları da bu pazarlamacılıktan bağımsız değil.

    Demokrasinin olmadığı, halkın yönetime eşit bir şekilde katılmadığı yerlerde kamu düzeni sağlamak mümkün olmuyor. Kamu düzeni sağlansa da bu şiddetli bir otoriteyle, 12 Eylül döneminde olduğu gibi sağlanıyor” diyebilen Başbakan, şiddetle otoritenin sağlanacağı yerde kurulacak hakimiyetin kalıcı olmadığını bilmek zorunda. Sorunun kalıcı çözümü de, hiç kimse kusura bakmasın, işin asli tarafları olmadan sağlanamaz.

    Daha öz bir deyimle, evet, belki teslim alabilirsiniz ama yine de çözemezsiniz. Çok merak edenler, direnişin nelere kadir olduğunu anlamak için Toledo’nun yanı sıra Diyarbakır Cezaevi’nin ‘82-‘84 yılları ile sonrasını da okuyabilir. Esat Oktaylar ‘82-‘84 yılları arasında o cezaevinde yaşayan insanların neredeyse tamamının bedenini, az sayıda insanın ise ruhunu teslim almayı başarmıştı. Ancak o cezaevinden şahadete erseler bile ruhunu teslim etmeden çıkanlar hep onurla yad edilirken, ruhunu teslim edenlerin bugün esemesi bile okunmuyor; Esat Oktaylar da hep katil olarak anılıyor.


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları