“Adalet Yürüyüşü” 10 günü geride bıraktı. Farklı kesimlerden insanların her gün çoğalarak yan yana biraya geldiği “Adalet Yürüyüşü”nün 8. gününde biz de “Yan yanayız biraradayız” Grubu olarak Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte “Herkes için Adalet” talebiyle ve ısrarıyla yürüdük.
Bizim yürüyüşe katıldığımız gün Ahmet Altan’ın savunması vardı.
Ahmet Altan’ın, “İddianame olduğu ileri sürülen, zekâdan ve hukuktan yoksun, ağırlaştırılmış müebbet gibi heybetli bir cezayı taşımaya mecali yetmeyen bu cılız metin ciddi bir savunmayı asla hak etmiyor” dediği ve Zola’nın Dreyfuss davası için kaleme aldığı “Suçluyorum” metni gibi, bugünün tarihi yazılırken temel kaynaklardan biri olacak savunmasını okurken, kimilerinin “Allah’ın bir lütfu” olarak andığı 15 Temmuz sonrası yaşanan hukuk katliamlarını daha iyi kavrıyorsunuz. Hoş, demokratik bir hak olan bu yürüyüşün yapılmasını da kendilerinin bir lütfu olarak gören bir zihniyetten evrensel hukuka saygılı olması da beklenmezdi zaten…
Hukuksuzluk, adaletsizlik, daha doğrusu “güçlünün adaleti” öylesine kanıksanmış ki, sanki Shakespeare 400 yıl öncesinden Kral Lear ile kulaklarınıza “Günahını altınla kaplarsan adaletin kolu sana uzanamaz… Güçsüz ve fakirsen günahını bir saman çöpü dahi deler geçer.” diye fısıldıyor.
Adalet talebiyle birlikte yürüdüğümüz insanların çoğu “güçlünün adaleti”nin kadrine uğramış insanlardı…
Adaletsizlik öylesine kanıksanmış ki, yürüyüş sırasında bir ara “Kılıçdaroğlu Maltepe’de gözaltına alınacakmış” söylentisi çıkıyor, hiç kimse “olmaz böyle şey” diyemiyor. En çok da, bu insanın canını acıtıyor!..
Zaten Cumhurbaşkanı da Kılıçdaroğlu’na “yargı kapını çalarsa şaşırma” diyerek, çanlar senin için de çalar” hatırlatmasını yapıyor. Murat Belge, T24’deki yazısında John Donne’un bir katedralde başrahip olduğu dönemlerdeki vaazlarından biri olan, Hemingway’e de ilham veren “Çanlar Kimin için Çalıyor” metnine atıf yaparak, “evet, biz tutuklu değiliz ve yargılanmıyoruz; ama “kıta”nın bir kısmında bunlar oluyorsa… İşte onun için sorma “Çan kimin için çalıyor?” diye. Çan senin için çalıyor” diyor.
Ana muhalefet milletvekili Enis Berberoğlu’nun, MİT Tırları ile bilgiyi Cumhuriyet Gazetesi’ne sızdırma iddiasıyla, 25 yıl ağır hapis cezasına çarptırılması ve yargı süreci tamamlanmadan tutuklanması, sadece Kılıçdaroğlu ve CHP için değil, iyi kötü parlamenter rejimi kanıksamış olan herkes için parlamentonun muhalefete kapatıldığının ve yeni rejimin “fiilen” yürürlüğe girdiğinin habercisi oldu.
Orta ölçekli bir ülke olduğu gerçeğine gözlerini kapatarak ve askeri ve ekonomik gücünün fevkalade dışa bağımlı olduğunu unutarak, şahsi ihtiraslar peşinde Orta Doğu’ya balıklama dalmanın bedelini “yanlışa yanlış diyenlere” ödetmek arzusu parlamenter rejimi, hukuk devletini, adaleti ve özgürlüklerimizi yerle yeksan etti.
Öyle ki, “tuttuğunuz yol, yol değil” diyen herkes için çanlar çalıyor. Haklı bir üne sahip gazeteci İsmail Saymaz, yaptığı her haberden sonra, her an tutuklanacağım endişesiyle “…bari polisler geldiklerinde ev dağınık olmasın diye evi temizler hale geldim… Bu hal insanı yıpratıyor ve ben bunu 10 yıldır yaşıyorum…” diyor. Çok haklı. Çünkü bir suç isnat edilmek istenirse, bunu hiç de çekinmeden yapacak bir yargı mekanizması yürürlükte artık…
Ahmet Altan savunmasında, “Suç uyduracağım derken savcının aklı iyice karışmış gözüküyor… Bu siyasî iktidarın hukuka aykırı işler yaptığını söylüyormuşuz. Evet, aynen öyle söylüyorum. Bir siyasî iktidarın hukuksuz işler yapmasını eleştirmek, “yapma” diye uyarmak suç mu? Darbecilik mi? Uyarmayalım mı iktidarı?” diye soruyor.
Oysa bir ülke için asıl felaket, yanlışa yanlış diyenlerin, iktidara sorumluluğunu hatırlatanların “vatana ihanet” sesleriyle susturulmasıdır. Ülke kazanılamayacak savaşlara sürüklenirken “neden” sorularının “milli birlik ve beraberlik” nutuklarıyla boğulmasının topluma bedeli çok ağır olur.
Vietnam Savaşı sırasında Savunma Bakanı olan McNamara’nın çok gizli yazışmalarını görme yetkisine sahip olan askeri analist Daniel Ellsberg, yazışmalardan Vietnam Savaşının çoktan kaybedildiğini ve bunun Başkan ve kabinesi tarafından da bilindiğini farkeder. Ancak, Başkan ve adamları, çocuklarını Vietnam’a yollayan Amerikan halkına bunun tam tersini söylemekte, zafer nutukları atmaktadırlar. Gerçek ise sahadan gelen ölüm listelerinde gizlidir, ama ölüm listelerinin kabarıklığı Başkan ve adamlarının umurunda değildir.
Ülkenin bir felakete sürüklendiğini gören Ellsberg, her şeyi göze alarak tarihe “Pentagon Belgeleri” olarak geçen bu yazışmaları senatörlere ulaştırır. Vietnam Savaşına karşı olmanın vatana ihanetle eş tutulduğu bir ortamda senatörlerin hiçbiri bu belgeleri Senato gündemine getirmeye cesaret edemez. Ellsberg, bunun üzerine belgeleri New York Times (NYT) gazetesine sızdırır. Belgelerin ilk bölümü yayınlanır, ancak Nixon yönetiminin “devlet sırrının ifşası” gerekçesiyle mahkemeye başvurması üzerine mahkeme kararıyla yayın durdurulur. NYT, bu kararı Yüksek Mahkemeye taşır ve Mahkeme bu belgelerdeki bilginin “devlet sırrı” değil, aksine Amerikan halkının bilmesi gerekenler olduğuna hükmederek yasak kararını kaldırır. Bu arada belgeler başta Washington Post olmak üzere birçok gazeteye de dağıtılmıştır zaten.
Pentagon belgelerinin yayınlanmaya başlamasıyla Amerika’nın her yerinde protesto gösterileri başlar. Medya, akademisyenler, öğrenciler, savaş gazileri, asker aileleri… Protestolar dalga dalga büyür. Nixon, Henry Kissinger ve Alexander Haig’e, ‘’Asla unutmayın! Basın düşmandır, profesörler düşmandır. Kara tahtaya 100 kere yazın bunu’’ der.
Gerçeği saklamak isteyen Nixon, başta Daniel Ellsberg olmak üzere bu belgeleri sızdıran, yayınlayan ve üzerinde konuşan herkesi “düşman” ilan ederek büyük bir karalama kampanyası başlatır. Bunun için Oval Ofis’te özel bir ekip kurar. Watergate skandalına ve Nixon’un istifasına kadar giden süreç de böyle başlar. Oval ofisin emriyle muhaliflerin ve gazetecilerin telefonları gizlice dinlenirken, Gelir Vergisi Dairesi de bu gazetecileri ve medya kurumlarını büyük bir baskı altına alır. Öyle ki, Watergate skandalını araştıran Woodward ve Bernstein’ı bizzat Adalet Bakanı John Mitchell “bu saçmalıkları yayınlarsanız…” diye tehdit eder. Bu ekibin önemli isimlerinden biri de danışman John Dean’dir. FBI tarafından Watergate skandalını örtmekle suçlanan, ama suçun üzerine yıkılacağını anlayınca savcılıkla işbirliği yaparak az bir ceza ile kurtulan John Dean, sıradan kararların bile “devlet sırrı” gerekçesiyle gazetecilerden saklandığını söyler. Nixon’ın istifasından sonra ortaya saçılan kayıtlarda Nixon’ın bizzat defalarca ‘muhalefetin itibarsızlaştırılması’ talimatları verdiği ve başkanlığın gücünün nasıl kötüye kullanıldığı ortaya çıkar.
Öyle ki muhalefeti ve medyayı kontrol ederek mutlak güç peşinde koşan, bunun için Oval Ofis’teki her konuşmayı ileride kullanmak üzere kaydeden Nixon’ın yerine geçen Başkan Ford, görevi devralırken güven duygusu epey sarsılan Amerikalılara “uzun süreli ulusal kâbusumuz artık bitti. Anayasamız işliyor. Cumhuriyetimizde kişilerin değil, yasaların üstünlüğü var..” diye seslenir.
Eğer Ellsberg yanlışı gördüğü halde sussaydı, Woodward ve Bernstein korksaydı, yargı bağımsız olmasaydı, yüzbinlerce Amerikalı protesto yürüyüşleri yapmasaydı neler olacağını siz düşünün… Yanlışa yanlış demek, herkes için adalet diyerek yürümek… İşte asıl vatanseverlik budur!







