• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Atatürk’ü kimselere oynatamamak  

     

    Atatürk’ün sinema perdesi ve televizyon ekranındaki temsilinde karşılaşılan problem, Cumhuriyet tarihinin popüler bir söylemini anıştırıyor: “Bize yeni bir Atatürk lazım.”

    İki paralel çizgide birden süren bir arayış ve her defasında bir tatminsizlik, umarsızlık hali söz konusu.
    Roland Barthes’ın dediği gibi: “İlk aşkını unutamayan bir daha aşık olamaz.”
    Ama bir yandan da toplumumuz her yeni politikacıyı “İkinci Atatürk” olarak en azından bir süreliğine adlandırmaya, kabul etmeye hazır.
    Bırakınız ulusal, (hatta daha çok) dünya sinemasında bile Atatürk’ü oynayacağı iddia edilmeyen, oynaması için ciddi ciddi teklif götürülmeyen aktör ise kalmadı gibi.
    Birinci davranış biçiminin en izansız, en ölçüsüz örneği Atatürk ile Tansu Çiller’in portrelerinin içiçe geçirilerek bir çerçevede tek bir çehre elde edilmesiydi ki bu şeref eski bir Genelkurmay Başkanı’na, Doğan Güreş Paşa’ya aittir.
    Sinematografik arayışın absürd örneği ise sarı saçları, mavi gözlerine meftun olduğumuz Ata’yı oynaması için Latin esmeri Antonio Banderas’a öneride bulunulmasıdır.
    Ama daha kimlerden oluşmuyor ki, oluşmadı ki “proje Atatürkler” kataloğu, kastı?

    Yul Brynner, Cemal Gürsel ile
    İlk teklif 1951 yılında Amerikalı aktör Douglas Fairbanks Jr.’a götürülüyor.
    1962 yılının Nisan ayında ise Atatürk’ü oynama olasılığı beliren Yul Brynner Türkiye’ye davet ediliyor ve Hilton Oteli’ne yerleştirilip Atatürk pozları vermesi isteniyor. Dönemin cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafından da kabul edilen Brynner “Bana düşen görevi müdrikim” diyor ama nihayetinde o da görevlendirilmiyor.
    Sonrasında sırasıyla Anthony Quinn, Kirk Douglas ve Charlton Heston aday gösteriliyor.
    Öyle anlaşılıyor ki bu ilk dönem girişimleri sırasında Atatürk rolünü bir Türk oyuncuya vermek düşünülmemiş, düşünülse bile ifade edilmemiş.
    Bunun nedeni neydi acaba?
    Türk oyuncuların becerisine mi güvenilmiyordu?
    Atatürk’ü biri oynayacaksa, bu ancak mümkün mertebe en büyük, en ünlü sinema yıldızı, kast üzerinde gidilebilecek en ileri nokta mı olmalıydı?
    Bir Türk’e değil de, binbir fedakârlıkla Hollywood’dan getirilmiş bir oyuncuya oynatılması durumunda mı ancak Atatürk’ün temsili hoşgörülebilecekti?
    Ya da ecnebi bir oyuncu Atatürk imgesiyle profesyonel bir ilişki kuracakken, bir Türk oyuncunun onunla özdeşlik kurmasından, bunun da söz konusu durumda kabul edilemez bir haddini aşma olmasından mı çekiniliyordu?

    Arzuya dönüşmüş proje
    Belki de daha basit, daha ticari bir gerekçeyle böyle davranılmıştır.
    Atatürk filminin dünya pazarında tedavüle daha kolay girmesi için.
    2001 yılında Lord Kinross’un ‘Atatürk: Bir Ulusun Canlanışı’ adlı kitabının yönetmen Bruce Beresford tarafından sinemaya uyarlanması gündeme geldiğinde Atatürk rolüne Hollywood’dan aday önerme, seçme işi de ifrat noktasına ulaştı.
    Atilla Dorsay o günlerde rol için Ralph Fiennes’i öneriyor, “olmazsa kardeşi Joseph Fiennes de olabilir, hatta Brad Pitt de” diyor. Tom Cruise bile gündemde artık o tarihte.
    Aslında o sırada Türk oyuncular Atatürk’ü oynamaya başlamışlardı bile. Ama belli şartlar altında. Ya (mutlaka) Ziya Öztan’ın yönettiği, Atatürk filmi olmaktan ziyade “Cumhuriyet” ya da “Kuruluş” gibi bir tarihi vakanın belgesel draması olan bir TRT yapımında önemli ama diğerlerinin yanında bir karakter ya da özdeşleşmenin yabancılaştırma efektleriyle kırıldığı tiyatro sahnelerinde yine sadece karakterlerden biri olarak.
    Asıl Atatürk filmi, bir türlü gerçekleşmediği için artık Cumhuriyet’in, Kurucusu’na borcu olarak algılanan, çekilip borç ödendiğinde bir hafifleme duygusu getirmesi beklenen, bu yüzden de bir arzuya dönüşmüş olan o ütopik büyük prodüksiyon için ecnebi oyuncu arayışı ise hâlâ sürüyor.
    Bu arada Atatürk’ü oynayan Rutkay Aziz, Mahir Günşıray ve Serdar Orçin’e bakıldığında görünen şu: Ağır bir plastik müdahale.
    Bu oyuncuların çehreleri bir tuvale dönüştürülüyor ve bu levhanın üzerine makyajla bir Atatürk resmi yapılıyor handiyse.
    Atatürk rolüne resmi ve gayrı resmi çevrelerdeki bu hassas ve kompleksli yaklaşım ilk bakışta İslam dininin peygamberi Hazreti Muhammed’in resmedilmesine ilişkin yasakla karşılaştırılabilir, karıştırılabilir.
    Oysa iki tutum arasında belirgin bir fark da hemen tesbit ediliyor.

    Son peygamber değil ilk aşk
    Hz. Muhammed’e ilişkin ön kabul, çehresinin değil taklit, tasavvur bile edilemeyeceğidir. Böylelikle, bu yasak sayesinde ‘tasavvur edilemezin tasavvuru’ kılınan peygamberin tanrısallığı onun tek niteliği olarak ortaya çıkmış, peygamber artık bizden biri olmaktan çıkarılmıştır.
    Atatürk ise bir gün mutlaka biri tarafından canlandırılacak, temsil edilecektir. Yani her halükârda temsil edilebilirdir. Sadece henüz hiçbir oyuncu buna layık olamamış, layık bulunmamıştır. Ama tam da bu beklenti ve tatminsizlik Atatürk’ün dünyeviliğinin altını çizer, vurgular, hatırlatır, bu özelliğinin unutulup fizik ötesine konumlandırılmasını engeller.
    Aynı şu iki tutum gibi:
    Hz. Muhammed son peygamberdir. Müslümanlar için dinler tarihinin sonu gelmiştir.
    Ama Cumhuriyet tarihi sürmektedir, ikinci bir Atatürk olasıdır ve Türkiye toplumu bu beklentisini sıkça dile getirmektedir.
    Zaman zaman tutarsız projeler, tuhaf takıntılar, hamasi söylemler olarak ortaya çıksa da, bu bitmeyen, Atatürk rolüne uygun aktör arayışı; gündemde kaldığı sürece, Türkiye sekülarizminin ve laisizminin popüler kültür alanından edinilmiş sigortası olacaktır.
    Ortaya koyduğu şudur: Atatürk son peygamber değil, ilk aşktır.

     

    (Bu yazım ilk kez 19 Nisan 2004 tarihinde Milliyet Gazetesi’nin Popüler Kültür ekinde yayımlanmıştır.)


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları