Önceki akşam Cihangir’de bir masada bir araya geldik. Gazetecilerle siyasetçiler. Karşılıklı fikir alışverişi kadar dostluğa da binaen gerçekleşen bir buluşma bu. Siyasetçi dostlarımız bunca zamandır, ‘barış, barış’ diyen bizlere güzel haberi veriyor: ‘Ateşkes.’ ‘Bu haftasonuna doğru ateşkes.’ Yüzlerimiz gülüyor. Öyle bıkmışız şiddetten, öyle yakmış kavurmuş, kavuruyor içimizi genç ölümleri.
Çok zor aylar geçirdik yine. Bundan sonra da zor olacak, evet. Şu birkaç ayda bile ne çok düşmanlık, ne çok öfke birikti. Yine. Bu yüzden öncelikle toplumsal ilişkileri yumuşatmak için yararlanılmalı önümüzdeki süreçten. Eğer hayırlısıyla başlarsa bu ateşkes süreci.
İlişkilerin yumuşaması, normale dönmesi için yapılması gereken ortada. Şu son birkaç ayda Kürt seçilmiş siyasetçilerin ve Kürt sivil toplumunun açıkça ifade ettiği taleplerin Türkiye genel siyasetinin gündemi olarak tartışılması. Özgür bir tartışma ortamının oluşması için eğer yasal düzenlemeler gerekiyorsa onu da yapıp bugün medyada infial oluşturma aracı olarak kullanılan bütün siyasi söylem ve önerilerin toplum nezdinde normalleşmesini sağlamak. Böylece bir halkın hak, hukuk talebi bir başka halk tarafından düşmanlık ya da ihanet olarak algılanmayacaktır, algılanmaz.
Kürt siyasi çevrelerinden gelen her önerinin, önerilen her kavramın, yöntemin Türkiye kitle kültürü medyasında ‘yolları ayırma’ önerileri ile karşılaşması gibi yeni bir trend, bir eğilim ortaya çıktı ki, bu ister bir ruh halinin ifadesi olsun ister kibirli bir gözdağı Kürtler’e yönelik, ne Kürtler, özellikle de genç kuşakları, bundan korkar ne de bunun Türkiye’ye bir yararı olur totaliter eğilimleri güçlendirmekten başka.
Eğer hayırlısıyla başlarsa çatışmasız bir süreç, bir ateşkes süreci bunun toplumda, her iki tarafta da yeni bir hayalkırıklığı ile sonuçlanmaması için çalışılmalı, çaba gösterilmeli.
Çatışmalı toplumlarda barışa ulaşmak kolay değil, bunu tecrübe ettik, ediyoruz işte, bu yüzden iki tarafta da bu yeni sürecin önemi, nasıl bir şans olduğu kavranmalı ama katiyen sürece ‘son şans’ olarak işaret edilmemeli, ‘son şans’ tanımı yapılamamalı. Çünkü ‘son şans’ saptaması barış zihniyetinin oluşmasını engeller.
Yapılması gereken ‘gönüllü’ olma, ‘gönülden’ olma duygusunu, psikolojisini oluşturmaktır. ‘Son şans’ hem bir dayatma ve yenme-yenilme döngüsüne sokar toplumu hem de hayalkırıklığı olasılığını artırır.
Ayrıca barışa gönüllü olmayacağız da ne olacak? İki koskoca halk bir coğrafyada böyle küskün, böyle dargın mı yaşayacak yani? Dayatmaya gerek yok, barış kendisini dayatıyor zaten. Gereken ona yer açmak, barış zihniyetine, barış pratiklerine yer açmak.
Gençler, çatışan, çatıştırılan gençler ölümden biraz daha uzak hissedecekler şimdi kendilerini. Bir süre ölümün biraz daha uzağında olduklarını hissedecekler, düşünecekler. O silahlar sırtlarında ya da ellerinde olduğu sürece onlar için bu mesafe hep ‘bir sürelik’ olacak, her an kapanabilir bir mesafe olacak ama. Ölümle aralarındaki.
Ama toplumda bu ‘bir süreliğine’ algısının ortadan kaldırılması lazım işte. O çocuklar bunu böyle ‘bir süreliğine’ diye algılasa da, toplum, sivi toplum bu ‘bir süreliğine’ algısıyla yol alamaz.
Toplum ateşkes sürecini bir taktik değil de kalıcı barış sürecinin bir aşaması olarak kabul ederse, cephede de bunun böyle algılanması için adımların atılması kolaylaşacak, sürecin provoke edilmesi zorlaşacaktır.
Yüksek Askeri Şura sürecinde sivil, demokratik siyasetin askeri vesayet teamülleri karşısında galip geldiği yolunda teşhisler yapılıyor şimdi. Ama aslolan sivil, demokratik zihniyetin askeri zihniyet karşısında muzaffer konumuna geçmesidir. Hükümetin ve siyaset sınıfının bu konudaki samimiyetini önümüzdeki süreçte ölçeceğiz. Hükümet operasyonları durdurmalı ve kapsamlı bir barış programını gündeme getirmelidir. Aksi takdirde YAŞ’ta olan da gücün el değiştirmesi olarak algılanacaktır bir noktadan sonra.
Barış, bu ülkede sivil demokratik siyasetin hem sağlaması olacak hem de onu sağlama alacaktır.
(Bu yazı Ağustos 2010’da yazılmıştır.)







