Atın üstüne atlarken öteki tarafa düşmemektir marifet/Nesrin Nas yazdı
Almanya, Avrupa Birliği, ABD ve hatta Ortadoğu ülkeleri ile kopma noktasına gelen ilişkilerimiz bana yine Macbeth’i anımsattı.
Ne diyordu Macbeth?
“Beni mahmuzlayan tek şey kendi yükselme hırsım;
O da bir atlayış atlıyor ki atın üstüne
Öbür tarafa düşüyor, eğerde duracak yerde…”
Sonunda, Almanya’nın ve haliyle doğal lideri olduğu Avrupa Birliği’nin sabrını da çatlattık. İçeride ve dışarıda sürekli gerginlik yaratarak, dostların sayısını azaltıp düşmanların sayısını artırarak dünya liderliği eğerine atlama hayalimiz korkarım telafisi zor bir zararla sonuçlanacak…
Uzun süredir komşuları ve müttefikleri için güvenilir bir ülke olmaktan çıkan ve Putinvari güç gösterileri ile bilek bükerek siyaset yapmayı “onurlu dış politika” olarak niteleyen Türkiye’yi, Merkel inatla ve sabırla, tüm eleştirileri göğüsleyerek, müzakere masasında tutmaya çalışıyordu… Ama aralarında Alman vatandaşı olan Peter Steudner’in de olduğu uluslararası düzeyde “dokunulmaz” kabul edilen insan hakları savunucularının, aklı zorlayan bir iddianame ile adı sanı belirtilmeyen bir terör örgütüne yardımdan tutuklanması Almanya’yı ayağa kaldırdı.
Avrupa kapılarına dayanan milyonlarca mültecinin Avrupa’nın siyasi dengelerini alt üst etme korkusu kadar Almanya’da yerleşik 3 milyon Türk’ün varlığı da Merkel’in alttan almasında, hatta “Nazi” suçlamasını dahi bugüne kadar sineye çekmesinde önemli rol oynadı. Merkel, uzun süre Türkiye’den yükselen “Almanlar bizi kıskanıyor, “üst akıl Almanya” Türkiye’nin altını oyuyor” gibi söylemleri AKP’nin iç politikada kazanmaya yönelik zararsız çıkışları olarak görme tutumunu korudu. Zaten her yönüyle ahlaken defolu mülteci anlaşması masada olduğu sürece Merkel, Erdoğan rejimi ile iş yapmaya devam etmeye hazırdı. Ama önce diyanet imamlarının Almanya’da fişleme yaptığının ortaya çıkması, Erdoğan’ın her fırsatta Almanya’daki Türkleri ve Türkiye’deki milyonlarca mülteciyi koz olarak kullanmayı abartması ve sık sık Almanya ve Avrupa ülkelerini mültecilerle korkutması, Alman parlamenterlerin Türkiye’de bulunan askerleri ziyaret etmesine izin verilmemesi, incirlik meselesi, Alman vatandaşı gazetecilerin tutuklanması, Erdoğan’ın tutuklu Deniz Yücel için “Ben bu makamda olduğum sürece asla bırakmam!” sözleriyle yargıya açık müdahalesi, G20 toplantısında insan hakları savunucularına yönelik henüz iddianame ortada yokken kullandığı ifadeler ve son olarak tutuklu Alman gazeteci ve insan hakları savunucusunun “pazarlık konusu” olabileceği iması bardağı taşıran son damla oldu.
Kaldı ki, uzun süredir iç politikanın bir uzantısı olarak tasarlanan ve uygulanan dış politikanın, başımıza telafisi güç çoraplar öreceğinin tüm işaretleri zaten mevcuttu. Suriye krizine bodoslama dalan ve kendini Müslüman Kardeşler’in son kalesi olarak gören Erdoğan rejiminin, özellikle 2015 Haziran seçimlerinden sonra, Avrupa’yı hedeflerine ulaşmakta hem bir engel hem de bir araç olarak gördüğü ortadaydı. Ekonomik, siyasi ve askeri gücünün zayıflığını, jeopolitik konumuyla dengeleyeceği inancıyla, süper güç gibi davranmaya başlayan ve giderek milliyetçi-İslamcı bir rejime doğru evrilen Türkiye’nin kısa sürede komşularının çoğuyla ve müttefikleriyle çatışacağı ve ayrışacağı da gün gibi aşikârdı…
Aslında, Türkiye, dünyadan ayrışmasını “değerli yalnızlık” olarak kutsadığında, nasıl bir dış politika zeminine oturacağının da işaretini vermişti. Suriye hevesi ve İslam Dünyasının lideri olma hayalleri boşa çıkan Türkiye, yeni dış politikasını İdeolojik olarak milliyetçi-İslamcı-Avrasyacı zemine oturturken, sahadaki uygulamasını başkalarının oyununu bozma temelli kurguladı. Bazen Rusya ile çatıştı, bazen ABD ile… Kurulan oyunu bozarak, herkesi onu dikkate almaya zorlama taktiği bir yere kadar iş gördü. NATO üyesi olması ve milyonlarca mülteciyi topraklarında misafir etmenin kazandırdığı avantajlı konum, Türkiye’ye bu oyunu alanını genişleterek sürdürme imkânı verdi. Ama öyle görünüyor ki, bu politikanın artık iş yapması zor.
Bugüne kadar, defolu mülteci anlaşması nedeniyle, AB Parlamentosu’nun ve insan hakları kuruluşlarının tüm uyarılarına rağmen, Türkiye’de demokrasinin adım adım yok edilmesine, hukukun, insan hak ve özgürlüklerinin ayaklar altına alınmasına, Türkiye’nin iç meselesi diyerek, gözlerini kapatan ve verdiği tavizlerle Erdoğan’ı müzakere masasında tutmaya çalışan Merkel de artık pes etmiş görünüyor. Oysa Türkiye’nin, mültecileri, istek listesini genişletecek bir koz olarak kullanması Merkel’i uzun süre rahatsız etmemişti… Merkel ve diğer AB yetkililerinin, AKP yönetiminin demokrasinin ayrılmaz bir parçası olan müzakere kültürüne çok uzak olduğunu anlaması için Alman vatandaşlarının tutuklanması ve pazarlık konusu yapılmasını görmeleri gerekti.
Almanya’nın ambargonun habercisi niteliğindeki askeri, ekonomik ve siyasi yaptırım kararı alması ile dış politikada önemli bir eşik aşıldı. AB Parlamentosu’nun kararını “yok hükmünde” sayabiliriz, ancak Almanya’nın köprüleri atma kararı pek yok hükmünde sayılacak gibi değil. Almanya’nın bu yaptırımlara AB’yi de katılmaya çağırması ve Avrupa ülkelerinin Almanya’yı izlemesi hiç sürpriz olmaz. Bundan sonra ne kadar çok Alman ve AB vatandaşı tutuklarsak Almanya ve AB’ye istediğimizi yaptırırız tezi iş görmeyecektir. Kaldı ki, Türkiye ihracatıyla, imalat sanayi alt yapısıyla, turizmiyle, askerinin tankı ve silahıyla, hava limanlarının alt yapısıyla, yüksek devlet erbabının makam araçlarıyla başta Almanya olmak üzere Avrupa’ya çok bağımlıdır. Türkiye’nin halen ihracatı ve ticari ilişkileri ağırlıklı olarak Avrupa’yla. Yabancı yatırımların yüzde 75’i gene Avrupa kaynaklı. Türk özel şirketlerinin kredileri Avrupa bankalarından… Bilek bükme güreşine kalkışmanın sonuçları bizim için ağır olur. Almanya ve Avrupa ülkelerinin boşluğunu Katar’ın mali yatırımlarıyla telafi etmek diye bir şey söz konusu dahi olamaz. Çünkü Alman yatırımları istihdam yaratan üretken yatırımlardır.
Üstelik Türkiye’nin meydan okuması sadece Almanya ve AB ile sınırlı kalmamıştır. Giderek İslamcı-milliyetçi-Avrasyacı damarı daha çok açığa çıkan iktidar, Almanya ile tüm köprüleri attığı gün, Kuzey Suriye’deki Amerikan üslerinin ve Fransız özel harekâtçıların konumunu gösteren bir haritayı yayımlayarak Batı ile krizi tırmandırma yolunu seçtiğini tüm dünyaya ilan etmiştir. İçeride kendi tabanından alkış alma ihtimali çok yüksek olan bu meydan okumanın bedelinin ne olacağını ise hepimiz yaşayarak göreceğiz.
Demokrasinin olmazsa olmaz bir uzantısı olan müzakereyi bir zayıflık olarak addeden AKP yönetimi, içeride de, dışarıda da işini kaba güç ve korku salarak görme tavrını sürdürürse, korkarım hepimizi çok kötü günler bekliyor. Dünyaya meydan okuyarak yol almaya çalışan bir siyaset eninde sonunda duvara çarpar. İp inceldiği yerden kopar kopmasına da, koparken bizi de dünyadan koparıp uzayın boşluğuna fırlatabilir.







