O filozof, Walter Benjamin bir türlü tamamlayamadı ‘Pasajlar’ eserini, Passagenwerk’i. Vefa ettirmedi ömrünü bu işe savaş. Tamamlasaydı 20’inci yüzyılın en önemli yazılı eserlerinden biri olacağını söylüyor edebiyat tarihçileri. Ama yine de müthiş fragmanlar elimizde bu bitmemiş yapıttan.
Orada işte, Paris’in, yüksek kapitalizmin bu başkentinin cam ve çelik konstrüksiyonlardan oluşan kemerli pasajlarını ve bu pasajlarda aylak aylak dolaşan ‘flanörleri’, avareleri anlatır, çıkarsamalarda bulunur Benjamin. Flanör, bu ‘dandy’, bu züppe avareler yeni bir kent kimliğidir şimdi, şehrin sakinidirler her anlamda ve sakince geçip giderler baka baka, yine geçip gidenlerin yanından. Bin bir imge toplayıp kentten bin bir eserde damıtmak üzere. Şair Charles Baudelaire de bir flanördür, hem de en hasından Benjamin’in gözünde ve aynı zamanda yeni sanatçı, edebiyatçı tipolojisidir onun için. Bir stereotip, yüksek kapitalizmin şairi işte.
Baudelaire’in imge toplayıcılığını biraz da Paris pasajlarındaki tuhafiyecilerde kumaş artıkları toplayıp geçimini sağlayanların meşguliyetine benzetir Benjamin. Yeni şiir budur belki de, böylesi bir toplayıcılık.
Neler olduğunu, orada ve ona neler olduğunu nedense ilk 90’lı yılların başında fark ettiğimi sandığım Atlas Pasajı’na – oysaki sineması vesilesiyle çocukluğumdan beri girip çıktığım – o gün bugündür ne zaman girip de oradaki renk ve sembol cümbüşüyle karşılaşsam Benjamin’i ve de işte diğerlerini hatırlarım. Passagenwerk’i, Baudelaire’i vs.
Benim de flanör olduğum, avare olduğum zamanlar oldu. Atlas Pasajı iyi bir mola yeri, gözlem alanı olurdu o günlerde. Ucuza alışveriş imkânı. Hatta daha ötesi. Bir yaşam olanağı. Burada bir dükkân yetermiş gibi gelirdi bana. Renklere, nesnelere baka baka bir ömür. Ve asıl elbette dükkân girişlerindeki esnaf yarenliği, çay filan. Sonra sonra anladım ki müşteriler de sohbetin tiryakisidir buradaki. Handiyse her gün uğruyorlar. Her alışveriş seansı biraz da, hatta daha fazla iletişim, dostluk. Olamadı orada bir dükkânım. Başka işlere yöneldim. Kırılgan bir sağlamcılığa. Ama hâlâ bir şekilde İstiklal’e çıktığımda takılıyorum ben de hemen hemen bir saat tanış dükkânlara. Pulp’a mesela.
Ben 90’lı yıllarda fark ettiğime göre Atlas Pasajı’ndaki değişimi, şimdi rahatlıkla darbe sonrasının nötralize gündelik hayatına, kent yaşamına taze kan pompalayan bir odak olduğunu iddia edebilirim oranın. Alttan alta politize olan bir gençlik altkültürünün, yeni yeni oluşan atölye yapımı, fason bir pop estetiğinin üretim ve dağıtım üssüydü o zamanlar orası. Şimdi de öyle aslında. İstiklal Caddesi nasıl yine o senelerde zorlama ve snop bir özgürlük fanusundan bir altkültürler piyasasına, çoğulcu bir rastlaşma hattına dönüştüyse, dönüşüyorduysa, Atlas Pasajı’da işte bu yeni İstanbul Popu’nun trafolarından biri oluyordu. İstiklal Caddesi’nin, Beyoğlu’nun bu yeni fassade’ının temel taşlarından biri. Çehresinin ifadesi.
Atlas Pasajı’ndaki dükkânlardaki tişörtlere bakmak yeter. Tişörtleri meşhurdur zaten oranın. Bayağı bir İstanbul markasıdır artık bu tişörtler. O tişörtlerin göğüslerindeki sloganlar, figürler nasıl bir iletişim ve dışavurum ihtiyacına tekabül eder. Ama Beyoğlu da budur işte zaten. Bir iletişim ve dışavurum merkezi. Ve darbe ve vesayet ve baskı biraz da o tişörtlerle bertaraf edilmiştir bu ülkede işte ne kadar bertaraf edilebildiyse.
Peki, Atlas Pasajı’nı Atlas Sineması olmadan düşünmek mümkün mü? Benim için hiç değil. Çocukluğumdan beri giderim Atlas Sineması’na. Annem her pazar 12 matinesine sinemaya götürürdü bizi. Çoğunlukla ya Atlas’a ya Emek’e. İkisi de en kaliteli filmleri getiren Beyoğlu sinemalarıydı. Emek daha huzur vericiydi, Atlas ise heyecan verici. Filmleri değil mimarisi. Emek düzayak sayılır, balkonu mülayim, salonun bütün rokoko görkemine rağmen mütevazı, Atlas ise neredeyse hepten balkon. Bir gayya kuyusu. Filmin içine düşecektir sanki seyirci. Hele çocuklar. Bu vertigo, bu baş dönmesi iyi hazırlar haleti ruhiyeyi filmin hikâyesine.
Şimdi kendi öznel tarihimden bahsetmişken bir de tarihçesini özetleyelim Atlas Pasajı’nın. 1870’deki Büyük İstanbul Yangını’ndan sonra Sultan Abdülaziz zamanında Ermeni işadamı Agop Köçeyan tarafından kışlık ev olarak kullanılmak üzere yaptırılmış bu bina. Taş ve dökme demir kullanılarak karkas özelliklerde inşa edilen binanın bugün pasaj olarak kullanılan zemin katının eskiden at ahırı olarak kullanıldığı daha sonra ise at cambazhanesine dönüştürüldüğü biliniyor. Daha sonra binanın mimari şekli değiştirilerek bugünkü pasaj kısmına ilave yapılmış ve konak kısmıyla birleştirilmiş. Konak daha sonra Köçeyan tarafından Taksim Vosgeperan Ermeni Kilisesi’ne hediye edilmiş. 1932’de geçirdiği onarımın ardından eğlence ve sanat merkezi haline gelen Atlas Pasajı’nda, 19 Şubat 1948’de1.860 kişilik kapasite ve 35 loca ile Beyoğlu’nun en büyük sinemalarından biri olarak Atlas Sineması, yine 1948’de Kulis Bar Restoran, 1951’de Küçük Sahne Tiyatrosu açılmış. 1985’te Hazine’ye devredilen tarihi sinema yakın dönemde restorasyondan geçti ve ses düzeninden localarına, fuayesine kadar tepeden tırnağa yenilendi. Şimdi Atlas Sineması’nda 500, 130 ve 85 kişilik olmak üzere üç ayrı salon bulunuyor. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ofisi de Atlas Pasajının cömert mekân düzenlemesinde kendine yer bulmuştu. Beyoğlu’nun demokratik kültürünün üretim mekânlarından biri olan bu pasaj yakışmıştı bu işleve de. Buradan düzenlenmesi hoş olmuştu, denk düşmüştü böylesi büyük bir projenin.
Neyse daha çok iş yapılır, çok kültür yayılır buralardan. Bu pasajlardan. Atlas Pasajı’ndan. Cömerttir İstanbul’un pasajları. Snobe etmeden, bütçeyi sarsmadan verir kültürü, alır içine avareyi, meşgulü.
Eh, İstanbul’da öyle değil midir biraz? Bütün koketliğine ve umursamazlığına rağmen para sahiplerinin. Bütün hırsına rağmen ticaret ve endüstrinin. Cömertliği ve şefkati ölçüsünde sakin bir avarelikte bir şehir. Pasajları İstanbul’un, Beyoğlu’nun bu hasletlerine yakışmaktadır. Hele Atlas Pasajı.
(36. İstanbul Film Festivali bugün başlıyor ve 15 Nisan’a kadar sürecek. İstanbullu sanatseverlerin yoğun ilgisine mazhar olan bu değerli etkinliğin yapılacağı sinemalardan biri de Atlas. Bu yazım İstanbul’a ve bu kentin tarihinin bir parçası olmuş, benim kişisel tarihimde de önemli bir yeri olan Beyoğlu sinemalarına sevgimin bir ifadesi olarak da kabul edilebilir.)







