• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Bağlar ve Anılarda Diyarbakır

    İşte Diyarbakır! Diye bağırdı kardeşim. Hepimiz birden cama üşüştük. Kalbim ne de hızlı. Güm be de güm güm! Heyecanım yüzüme, gözlerime vurmuş ki annem sevgiyle gülümsüyor. Babam şimdiden havaya girmiş “Diyarbakır güzel bağlar hatunelorke” ezgisini söyleyerek oynuyor bir taraftan…

    -Baba perona giriyoruz: dedemler gelmiş midir?

    -Gelmiştir oğlum, gelmez mi?

    Tren, az sonra ahlar, oflar ve buhar dumanları arasında herkesin sevdiğini beklediği kalabalık istasyona sevinç içinde girdi. Dedem ve dayımı kayar gibi giden vagonun penceresinden görür gibi oldum ya, bir de dedeminköpeği Gümüş’ühavlayıp, kuyruğunu deli gibi sallarken görünce keyfimiz yerine tam geldi. Bağırışlar, sevinç nidaları ve ağlamalar arasında indik.

    Dışarıda dedemin ayarladığı payton bekliyordu tabi ki… Ben her zaman yaptığım gibi faytoncunun yanına bindim. Dayım,

    —Müslüm bırak otursun yanına, çok seviyor orada oturmayı. Kırbacı elime aldım ama vurmuyorum, geçen yıl öğrenmişim ya; kırbacı atın yanında şaklatıyorum ya da usulca atın sağrısına sürtüyorum.

    Dayım,

    -Yanık Köşk’e doğru sür Müslüm.

    -Biliyem Havadis Usta, geçen Liyon Usta ile gelmiştik. Faytoncu Müslüm genç, yanık esmer tenli zayıfça bir adamdı. Sürekli gülen bir yüzü vardı. Dayımı, dedemi elbette çok iyi tanıyorlardı. Şu an sürdüğü paytonu yine dayım yapmıştı. Dedemse Tokatlı yazmacı babasından öğrendiği nakışların en güzelini o faytonların üzerine çizip, memleketini yâd ediyordu…

    Dayımın asıl adı Avedis. Ermenice de Hz İsa’nın doğumunu haber veren, yani Müjdeci demek. Ancak, Diyarbakır’da herkes ona Havadis Usta der. Yengem de dâhil.  Biz çocuklar ise buna kendi çocukları da dâhil ‘abe’  Dedeme ise ‘baba’ diye hitap ediyoruz; annemden dolayı… Anneme ise ismiyle…Anjel’i söyleyemediğimiz için ‘Acah’ diyoruz… Ancak Nıvart Yengeme ben ‘Nıvart Ana’ diyorum. Ah AvedisDayım; Annemin öğrettiği ilahideki gibi… Sahi nasıldı:

    “Melkon, KasparyevbağdasarAvedis” Üç çobanın doğumu müjdelemesini anlatır bu ilahi…

    Ah bağlar…
    “Ermeni Hristiyan anlayışına göre  Âdem ile Havva’nın cennetten kovulduktan sonra ilk defa ayak bastıkları topraklar Dicle kıyılarıdır. Çoluk çocuk elbirliğiyle bir şehir kurup Âdem’in dem ’ini de ters çevirerek adını Amed koymuşlar. Bağlar semtinde, o zamanlar Âdem’in bağları varmış ve şarap yaparmış.” MıgırdiçMargosyan ‘Biletimiz İstanbul’a kesildi’

    1960’lı yılların Bağlar’ı, daha çok tek katlı bahçeli evlerin ve bağ köşklerinin olduğu, Diyarbakırlıların piknik amaçlı olarak da kullandığı bir yerdi.Tıpkı türkülerdeki gibi ’Diyarbakır güzel bağlar, suları buz gibi çağlar.’ Hem Diyarbakır’ın bağları güzeldi,hem de Gözeli’den gelen Hamravat suyunun izale hattı kantaralarla Bağların kırmızı topraklı bağ zemininden geçerdi. Şeyhmus Diken: Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir.

    Sonraları ortaokul ve lise yıllarımda top oynadığımız bütün boş alanların toprağı kırmızıydı. Buna felhan deniyordu. Bir yağmur yağmaya görsün her bir tarafımız kızıla keserdi.

    Yanık Köşkün hemen karşısındaki bir patikayla dedemin evine vardık. Dedem nerede diye sorunca, arkadan kendi arabasıyla geliyor dediler. Vardığımızda dedemin arabasını merak ettiğim için geriye doğru koştum. Dedem, minik bir araba ve ona koşulu bir eşek ve yanında koşturan Gümüş’le çıkageldi. Şaşkınlığımı görünce “Bak bu tam sana göre bir araba” deyince herkes gibi bende gülmeye başladım.

    Çok şirin ve hoş bir arabaydı. Nasıl da güzel renklerle bezeliydi üzeri… Dedemin her zamanki gibi yine şapkası başında, üzerinde bir yelek ve altında külot pantolon var. Bir de onu tamamlayan körüklü çizme… Pos geniş bıyıkları ve hafif sakalıyla muzipçe bakıyor ben ve kardeşime… Başında bir yumrusu vardı. Biz çocuklar sorardık

    —Dede bu nedir?

    —Ceviz yavrum.

    Kardeşim çekiç alıp gelmişti bir defasında kıracağım diye. Babam çok kere ‘ Baba gel bunu aldıralım’ demişse de o, ‘Oğlum şapkamı tutuyor o yumru, rüzgârda uçmuyor hem’ diye gülerek cevap verirdi.

    Ev, tek katlı, üç oda ve bir kilerle çevrili sofadan oluşuyordu.Tuvaletse evinyan duvarına bitişikti. Geniş bir bahçenin içinde bir de ahır vardı. İçinde iki inek, bir eşek ve Dayımın atı… Bahçede ise o yaz mısır ekiliydi hiç unutmuyorum. Yani bir çocuğun hoşlanacağı her tür macerayı barındıran bir yaz tatilini keyifle yaşayacaktık bu yaz…

    Evin önünde koca bir tarla ve uzağında istasyon ve silolar görünüyordu. Bütün tarla kengerler ve türlü çiçekler ve papatyalarla lebalep doluydu. Akşam oldu mu evin arakasındaki çayırlığa oturup çay içerdik. Ön tarafta ise çocuklar, gençler varsa futbol topları oynarlardı. Tabi o zaman kaç kişide var ki futbol topu… Siboplusu hak getire zaten. Bir top kaç yama ile ömrünü bitirir ben bilirim. Babam Sivas’tan gelirken bana bir futbol topu ve kösele altı çivili krampon almış; öyle gelmişim Diyarbakır’a… Top benim olunca güya beni de oynatıyorlar. Ortada deli danalar gibi koşturup duruyorum, ama ayağıma bir top değmiyor ki… Sonun da verin topumu gideceğim deyince bana da biraz topu atmaya başladılar.

    Sabah, yengem çok erkek kalkıyor. Zaten güneş hiçbir vakit Nıvart Yengemin üzerine doğmamıştır ki… Kalkıyor ve doğru ahıra gidip ineği sağıp, sütü kaynatıyor. Biz sabah ekmek ve süt kokuları arasında uyanıyoruz. Ah Nıvart Anam. Ah, çileli anam…

    Dedemin İneklerinin bir de danası var. Amcamın oğlu ile oynuyoruz. Danayı bir güzel suyla yıkadık. Üzerine de ocaktan aldığımız külü boca ettik. Gümüş etrafımızda fır dönüyor. Dana bembeyaz bir şey oldu tabi ki. Dedemler gelince uzaktan danaya bakıyorlar; dana bembeyaz…

    —Ne oldu bu danaya oğlum?

    —Yıkadık

    — Peki, niye kül döktünüz?

    İki çocuk bir ağızdan bağırdık.

    —Pudraladık; şimdi de yatacak.

    Dedemin bizi sık sık o eşek arabasına bindirip gezdirdiği zamanları nasıl da sevgiyle anımsıyorum şimdi… Zavallı Gümüş’ün üzerine binerdim çocuğum işte; hayvanın gıkı çıkmazdı…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları