• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    BALIKÇILAR

    Sabah yürüyüşü için sahile indim. Her yürüyüş aynı zamanda Karataş’ı keşif benim için… Balıkçı teknelerinin limanına doğru yürüdüm. İlk kez görecektim bu limanı…

     

    Limandan içeri girdiğinizde, burası denizin dünyası işte, diyorsunuz. Toprağa ait değil… Sağlı sollu balıkçı tekneleri… Nedim Kaptan, Güç Kardeş, Ayhancan, Sadem, Metincan Ali… Bir de Fehime Ana. Belli ki reislerden biri annesinin ismini koymuş tekneye…

     

    İskelenin ucunda büyükçe bir teknede balıkçılar kamyona balık yüklüyorlar. Oraya doğru yürüyüp biraz uzaktan izliyorum arı gibi çalışan balıkçıları; nefti yeşil yarım tulumları biraz penguen sevimliliği katıyor her birine. Sürekli konuşuyorlar, siyaset konuşmaları ile işe dair komutlar birbirine karışıyor. Hükümete atıp tutuyor bir balıkçı. Rahat konuşmalarına bakılırsa hepsi aynı kumaştan. Arap Alevisi balıkçılar bunlar. Eğreti tahta kasalarda binlerce balık… Kimse ilgilenmiyor benimle. Sonra bir balıkçının dikkatini çekiyorum herhalde. “Yakından bak abi. Niye öyle uzak duruyorsun?” diyor. “Yazarım, merak ettim öylesine bakıyorum,” diyorum. “Bak abi, dükkan senin,” diyor,’ yeniden işe koyuluyor. Biraz daha yaklaşıyorum.

     

    Kasalar yan yana duran balıkçıların elinden kayarcasına kamyona ulaşıyor. Bu sırada balıkların bir kısmı da kayıp yere düşüyor tabii. Peyderpey geniş ağızlı kürekle topluyorlar düşenleri, yeni bir kasaya dolduruyorlar. Buz serpiştirilmemiş kasaların üstüne kürekle buz atıyorlar. “Bu balıklar ne balığı?” diye soruyorum içlerinden birine. “Kolyoz,” diyor. İstavritten hallice, palamuttan mütevazı… Binlerce kolyoz gözü bana bakıyor. Yanda daha küçük balıkların ayrıldığı bir kasa… Gençten bir balıkçıya soruyorum, “Bunlar ne peki?” “Napolyon abi. Küçükler daha. Ağa takılıyorlar,” diye yanıtlıyor.

     

    Küpeştenin kıyısından orta yaşlı, sarı bıyıklı bir adam yaklaşıyor. Üstünde tulum yok. Teknenin hem sahibi hem kaptanı olmalı. Balıkçılara “Yerlerdeki toplayın düşenleri,” diyor. Bir yandan da eliyle toplamaya başlıyor. Balıkçılar onu görünce toparlanma ihtiyacı duymuyorlar, aynı gürültü devam ediyor. O da hiç oralı değil. Sonra bana bakıyor. “Yanında poşet var mı? Balık verelim,” diyor. Kafamla olmazlanıyorum. “Bul bi poşet, verelim işte!” “Yok,” diyorum. “Öylesine bakıyorum ben…” Adam sanırım beni sokak insanı zannetti. Saç sakal uzamış. Terlemişim, saçlarım yapış yapış, üstümde de Akdeniz sonbaharına erken bir yağmurluk var, terletsin diye… Bu halimle demek ki başka bir şey çağrıştırmıyorum. Sansın, zararı yok. “Kasa mı istiyorsun? Tek başına bitiremezsin kasayı. Poşet bul” diyor tekrar. Benimle ilk konuşan balıkçı “Abi yazarmış, merak etmiş onun için bakıyor,” diyor. Yumuşak bir geçiş yapıyor kaptan “Yazar mazar, göz hakkıdır, alacak tabii…” diyor. Gülümsüyorum. Kaptanın gönlü bolluğu hoşuma gidiyor. “İstemem sağ ol kaptan. Yapmasını da beceremem zaten.” diyorum. Sen bilirsin gibilerden elini sallıyor, uzaklaşıyor. Kaptanla konuşmamdan sonra başta ilgisiz davranan işçilerle sık sık göz göze geliyorum. Gülümsüyorlar, gülümsüyorum… Adı konulmamış bir samimiyet havası esiyor şimdi. İş bitmek üzere… Kolay gelsin, deyip ayrılıyorum yanlarından. Balıkçılardan birkaçı “Sağ ol abi!” deyip, el sallıyor arkamdan…

     

    Siz de sağ olun. Bir sabah poşetle gelirim elbet. Gözüm kalmadı desem, yalan…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları