• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Barış gündemden düşmez
    Barış gündemden düşmez
    17 Ağustos 2016 14:32
    Font1 Font2 Font3 Font4
    Bu Haberi Yazdır

              

    “Batıdakiler barışın kıymetini bilmeli”

     

    Hakan Tahmaz, Türkiye barış mücadelesinin önde gelen isimlerinden.  Hakan Tahmaz, 2000’lerin ikinci yarısından beri her siyasal kesimden barış yanlıların yer aldığı ve önemli kavşaklarda inisiyatifini koyan Türkiye Barış Meclisi’nin (TBM) sözcülerinden biri.

    60

    Mesela milletvekilliği döneminde dokunulmazlığı kaldırılırken, yaka paça götürülürken ve yıllarca cezaevinde yatarken yani çok zor koşullar altındayken bile bütün bunlara rağmen hep barış sevdalısı oldu. Niye?

     

    Bugüne çok benzeyen bir durum. Öcalan’ın yürüttüğü müzakere yani Öcalan’ın çözüm sürecinde almış olduğu büyük riski, göstermiş olduğu büyük cesareti kavramamızla aynı şey diye düşünüyorum. Öcalan büyük bir risk aldı, cesaretli bir adım attı, bunu kavrayamadığımız için biz ama diye başlıyoruz konuşmaya. Barış süreci ama barış süreci fakat diye başlıyoruz. Bizim bu amalar, fakat’lar üzerine kurduğumuz, takındığımız siyasal tutumun nelere yol açtığını görüyoruz ama ateş bize dokunmadığı için aynı oranda hissedemiyoruz. Orhan Doğan’da savaşın bizzat sonuçlarını yaşamış, mağduru olmuş, tanığı olmuş bir isim olması nedeniyle Türkiye’nin barış yolunun şiddet dışı yöntemlerle, savaş-silah dışı yöntemlerle, siyasal yöntemlerle olması gerektiğini görmüştü. Bizler, Batı’da yaşayanlar, savaşın içinde yaşamamış olanlar, ben kendi adıma söylüyorum, ben Kürtlerle çok yakın temasta olan bir insanım ama ben yine hâlâ evladını yitirmiş, cenazesinin geleceğinin korkusuyla yaşayan bir insanla benim yaşadığım hayatın arasında çok büyük bir fark olduğunu biliyorum. Baba acısını, evlat acısını, kardeş acısını yaşamış olmak başka bir şey. Bu acıyı başkalarının yaşamaması için tabii kin duygularından, nefret duygularından uzaklaşmış olmak gerekir. Kürt halkının önemli bir kısmı, Kürt siyasetçilerin önemli bir kısmı, bunu açıkça söyleyebilirim bu duygulardan arınmış vaziyette. Bu hareketin sağladığı bir sonuçtur diye düşünüyorum ben. Bugün eğer sürekli Batı tahrik oluyorsa, savaşı yaşamış insanlar, savaşın içinde büyümüş insanlar,

    Karadenizliler gibi, Trakyalılar, Egeliler gibi kin ve nefretle soruna yaklaşmıyorsa bunda bu mücadele sürecinin önemli bir payı var diye düşünüyorum. Bunun kıymetini bilirsek çözüme ve barışa daha fazla yaklaşabiliriz. Bunu bize söylüyorum, yani Kürt olmayanlara, Fırat’ın batısına söylüyorum.

     

    ***

    “Türkiye toplumunun barışa ihtiyacı var”

    Figen Yüksekdağ Halkların Demokratik Partisi’nin 2. Olağanüstü Kongresi’nde Selahattin Demirtaş ile beraber eşbaşkanlığa seçildi. Yüksekdağ, HDP’den önce kurulan Halkların Demokratik Kongresi’nin kurucu bileşenlerinden olan Ezilenlerin Sosyalist Partisi’nin Genel Başkanı’ydı. Figen Yüksekdağ, 90’lı yıllarda yükselen sosyalist muhalefetin, 12 Eylül darbesi sonrası ilk devrimci kuşağın öne çıkan isimlerinden olmuştu.

     47

     

    Sizi zor bir görev bekliyor, Cumhurbaşkanlığı seçimi, genel seçimler ve tabii ki müzakere süreci. Umutlu musunuz?

    Şunu söyleyebilirim; Dünden daha umutluyuz, çünkü her geçen gün karşımızdaki alternatif siyasi merkezlerin alternatif olmadığını kanıtlıyor. Karşımızdaki AKP, CHP, MHP’den oluşan ve bunların etrafında dizilmiş egemen siyaset zihniyetinin, statükocu siyaset zihniyetinin karakterize ettiği birleşik bir merkez var ve gittikçe daha fazla birbirlerine benziyorlar. Birisi diğerinden farklı değil, birbirlerinin alternatifi olmaktan çıktılar. Biz o nedenle onların kaybettiği irtifayı bizim kazandığımız irtifa olarak görüyoruz. Şu an statüko siyaseti yapan, değişime kapalı Türkiye toplumunun özgürlük, adalet, eşitlik ihtiyacı var, barış ihtiyacı var. Kapalı siyaset yapan merkezler gittikçe irtifa kaybedecekler, tarihin önlerine koyduğu tarihsel görevleri yerine getiremedikleri müddetçe, reel politikayı pragmatizm olarak algıladıkları müddetçe, reel politikayı kendi iktidarlarını ne koşulda olursa olsun sürdürmek olarak algıladıkları müddetçe irtifa kaybetmeye, geriye düşmeye mahkum olacaklar, mecbur olacaklar. Biz bu koşullar içerisinde özellikle cumhurbaşkanlığı seçimi arefesinde HDP’nin ve HDK’nin çıkaracağı cumhurbaşkanı adayının ikinci alternatif olduğunu düşünüyoruz, ikinci şık ve seçenek olduğunu düşünüyoruz. Düne kadar biz kendimize üçüncü yol, üçüncü seçenek diyorduk, bu zamana kadar Türkiye’de oluşan iki egemen siyasi kutuplaşma, kamplaşma vardı, biz kendimizi bunlardan bağımsız olarak konumlandırıp, “biz ikisi de değiliz, üçüncüsüyüz, halklarımızın yoluyuz” diyorduk…

     

    Üçüncü yol, değil mi?

    Ama bugün cumhurbaşkanlığı seçim arefesinde çok net şunu söyleyebiliriz, iki yol var, biz ikinci yoluz, ikinci seçeneğiz ve şu an Türkiye toplumunun gerçek alternatifi, kendi toplumsal değişimini ve ihtiyacını karşılayacağı gerçek alternatifi HDP içerisinde filizlendireceğiz.

    AKP, CHP, MHP, üçü de neoliberal partiler aslında. Bunlar karşısında HDP adayı nasıl bir alternatif oluşturuyor?

    HDP adayı Türkiye’de tüm Türkiye toplumunu kucaklayabilecek, bu zamana kadar devlet siyasetinin ve devlet siyasetine bağlı varlık ortaya koyan düzen partilerinin reddettiği her gerçeği kucaklayacak bir aday olacaktır. Reddedilenler kimlerdir? Bugüne kadar düzen siyaseti işçiyi, işçinin haklarını reddetti, reddetmekle kalmadı, katletti. Kadınların haklarını, varlığını, özgürlüğünü reddetti, reddetmekle kalmadı, katletti. Bu memlekette kadın, çocuk, işçi katliamları ve kadın, çocuk, işçi mezarlıkları oluşturuluyor siyasi zihniyet aracılığıyla, bu statükonun sürdürülmesi artık yaşamın sürdürülemez hale gelmesine yol açıyor. Türkiye toplumunun artık çok temel bir yaşam sorunu var. Kendi yaşamını ve geleceğini kazanma sorunu var. Bizim cumhurbaşkanı adayımız reddedilen yaşamın, özgürlüğün ve bu taleplerin olduğu her yerde olabilen, bunu kucaklayabilen, bu zamana kadar çözülmeyen sorunlara radikal çözüm getirecek bir bakış açısına, kucaklayabilecek bir siyasi zeminden besleniyor. En temel farkımız budur. Biz cumhurbaşkanı adayımızın seçildiği koşullar içerisinde Türkiye’de cumhurbaşkanının sihirli değneği ile üç ayda, beş ayda her şeyi değiştireceğimizi iddia etmiyoruz. Cumhurbaşkanı adaylığı ve cumhurbaşkanı adayımızın seçilmesi HDP’nin siyasi projesinin, makro siyasi projesinin sadece bir parçasıdır. Biz bu düzenin değişmesini istiyoruz. Bu düzenin demokratikleşmesini, Türkiye toplumunun barış, özgürlük ve demokrasi zemininde yeniden kuruluşuna, yeniden kurulmasına vesile olacak bir kapının açılmasını istiyoruz. Kendimize de böyle bir rol yüklüyoruz. Cumhurbaşkanı adayımız bu memlekette bu zamana kadar söylenmeyen sözleri söyleme, bu toplumun bütün gadre uğrayanlarını kucaklama ve onların düzenini, onların yaşamını koruma sorumluluğunu üstlenerek, bu iddiayla ve bu güçle aday olacaktır. Bu da çok önemli bir farktır. Bugünkü siyasi tavır içerisinde çok belirleyici bir farktır.

    ***

     “Kürt meselesi demokratik siyaset sürecinin kalbidir”

     Boğaziçi Üniversitesi’nde hoca olan İranlı Kürt siyaset bilimci ve sosyolog Abbas Vali ile buluştum ve kendisine Kürtlerin ve Türkiye’nin içinden geçtiği döneme dair sorular sordum.

     

    63

    Türkiye’de bir barış süreci yaşanıyor ve siz de takip ediyorsunuz. Bu süreçten beklentiniz nedir?

     

    Barış süreci iyi başladı. Ancak tıkandı, durdu. Çünkü daha çok hükümet durdurdu bunu. Çünkü hükümet bunu propaganda aracı olarak kullandı. Durumu konsolide etmek için. Ve bence hükümet bununla siyasi futbol oynadı. Seçim zamanında farklı kullandı süreci, seçimden sonra farklı kullandı. Fakat bu süreç bitmedi. Son iki haftada Türkiye’de olanlar barış sürecinin bütün çerçevesini değiştirdi. Bence barış süreci devam etmeli. Kürtler tekrar savaşmaya başlamamalı. Bu iyi bir fikir olmaz.

    “Kürtler müzakere masasında kalmalı” diyorsunuz yani, öyle mi?

    Kürtler barış masasında kalmalı. Ancak barış süreci zemininin ve çerçevesinin değişmesi konusunda ısrar etmeliler. Hükümet Kürt meselesini kullanıyor. Bir tarafta Cumhurbaşkanı “Kürtler IŞİD gibi teröristtir” diyor, diğer tarafta Başbakan cezaevine adamlarına gönderiyor ve “Sayın Öcalan, sokakların sakinleşmesini sağla” diyor. Bir tarafta, “bu güçler teröristtir” diyorlar, diğer tarafta bu terörist dediğin insanları devlet olarak kendi meşruiyetlerini sağlamak için kullanıyorlar. Bu benimle oynadığınız anlamına gelir. Ben bu oyunu oynamak istemiyorum. Eğer sizinle aynı masaya oturmamı istiyorsanız, beni barış konusunda bir ortak olarak tanımalısınız, bu terörizm kavramı terk edilmeli ve bana benimle konuşmak için güvenlik elemanlarınızı göndermemelisiniz. Bana direkt ve açık olarak görevlendirilmiş devlet temsilcilerini göndermelisiniz konuşmak için. Güvenlik görevlileri ile görüşmeyi reddedeceğim, bana terörist derseniz sizinle konuşmayı reddedeceğim.

     

    Barış sürecinin böylesi çerçevesel şartları olmalı yani?

     

    Evet, barışa zayıf bir pozisyondan değil, güçlü bir pozisyondan ulaşılabilir. Eğer barışa ulaşmak istiyorsak bunu güçlü bir pozisyonda istemeliyiz ve hükümetin bizimle oynamasına izin vermemeliyiz. Eğer meşruiyet istiyorsak ve halkımızın arkamızda birleşmiş olmasını istiyorsak, çünkü bazı insanlar hükümetin bu barış sürecindeki ciddiyetinden şüphe ediyordu ve hükümetin Kürt güçlerinin iyi niyetini kullandığını düşünüyordu, bunu sağlamak için güçlü olmalıyız, çıkarlarımızın bilincinde olmalıyız ve ulusumuzun desteğine sahip olduğumuzu göstermeliyiz, bunu sağlamak için de hükümetle açıktan görüşmeliyiz ve hükümetin bizi barış konusunda ortak olarak görmesini sağlamalıyız ve anlatmalıyız ki barış konusundaki ortak, terörist olamaz. Bu terörist tanımı terk edilmeli. Devlet görevlileri ile görüşülmeli, güvenlik görevlileri ile değil. Güvenlik görevlileri ile görüşüldüğü sürece Kürt meselesi bir güvenlik sorunu olarak kalır. Kürt meselesi güvenlik meselesi değildir. Kürt meselesi demokratik siyaset sürecinin kalbidir. Demokratik siyaset sürecinin kalbinde kalmalıdır.

     

    ***

    “Biz bu barış sürecine dâhil olmak istiyoruz”

     

    Esra Mungan, bir akademisyen. Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji bölümünde yardımcı doçent. Çok sevilen bir hoca. Ama Mungan aynı zamanda bir aktivist. Fırat’ın Doğusu’nda yaşananları Fırat’ın Batısı’nda anlatmayı hedefleyen bir inisiyatifin, Barış İçin Kadın Girişimi’nin bir üyesi.

     45

    Neden BDP’den, Kürt Hareketi’nden kadınlara daha yakın görüyorsunuz kendinizi?

     

    Şöyle, Barış İçin Kadın Girişimi’nin 2009’da şöyle bir saikle çıktığını öğreniyorum, Kürdistan coğrafyasında olup bitenlerde Fırat’ın Batısı’ndaki kadınların destek verme ve orada olup bitenleri görünür kılma amacıyla ilk oluşturulan bir şey, dolayısıyla Kürdistan bölgesinde Demokratik Özgür Kadın Hareketi ile birlikte oluşturulan bir şey. Böyle ortak oluşturulan bir şey. Fırat’ın Doğusu ile Batısı böyle bir araya geliyor. Yani Batısı’nda işte bütün bu farklı farklı, feminist gruplar, şunlar bunlar ve Demokratik Özgür Kadın Hareketi birbirini tanıya tanıya, meseleleri kavraya kavraya, kadın açısından yani, kadın perspektifinden meseleleri anlaya anlaya ilerleyen ve bu davayı Batı’da da görünür kılmaya çalışan bir oluşum olarak başlıyor ve hatta 2013’te biz bu, Boğaziçi’nde yapmıştık konferansı ve cümlesi şuydu: Biz bu barış sürecine dahil olmak istiyoruz, müdahil olmak istiyoruz ve  Birleşmiş Milletler’in verdiği bir karara, dayanarak biz bunu güçlendirdik, çeşitli barış süreçlerinden örnekler vererek ve bu konferansta biz ardından çeşitli yerlerde temas kurduk ve raporu çıktı, biz Aralık’taki, yani barış sürecinin üzerinden yaklaşık bir yıl geçtikten sonra Demokratik Özgür Kadın Hareketi’nin de katılımıyla tekrar bir araya geldiğimizde, şöyle bir şey söylediler, yani “artık Barış İçin Kadın Girişimi Demokratik Özgür Kadın Hareketi’yle ve Kürdistan’daki kadınlarla, yani, oraya bir destek vermekten çok artık Fırat’ın Batısı’na daha doğrudan meseleyi anlatmak ve bu barış sürecinde bütün kadınların birlikte talepkâr olması gerektiğini anlatması gerekir”, bunu bize anlattılar.

     

    ***

    “Kürt meselesi bir zenginlik meselesi”

     Hasan Aydın, Türkiye Değişim Hareketi’nin Genel Sekreteri. TDH, yeni bir hareket ama Hasan Aydın deneyimli bir siyasetçi. Cumhuriyet Halk Partisi’nden Deniz Baykal dönemindeki lider sultasına isyan edince ihraç edilmiş Mustafa Sarıgül’le birlikte…

     

    -Sizin Kürt sorununun çözümü konusunda söyledikleriniz ve kullandığınız “Türkiye Birleşik Devletleri” kavramı ses getirdi. Ama yeteri kadar tartışılmadı. Bu konuda ne diyeceksiniz?

    -Şimdi benim oradaki anlayışımı bir kere daha tekrar etmek isterim. Sürekli bölünme endişesiyle, sürekli gard alan, savunmada duran bir anlayışla sadece Kürt sorunu değil, hiçbir sorun çözülemez. Ben şunu söylemeye çalışmıştım; bugün Irak’taki Kürtler, ben gittim Erbil’i gördüm, Türkiye’yle daha yaşamak istiyorlar açıkçası. “Biz Türkiye’de yaşamak isteriz eğer özgürlük varsa, eğer temel haklar varsa.” Ha keza Azerbaycanlılar “Biz niye acaba iki ayrı devletiz?” demekteler. Ben bölünmekten değil bütünleşmekten, küçülmekten değil, büyümekten yana olan bir çizginin savunucusuyum. Dolayısıyla da Kürt meselesini bir bölünme meselesi, bir savunma meselesi, bir gard meselesi olarak değil, bir birleşme meselesi, bir zenginlik meselesi, bir çokseslilik meselesi, bir özgürlükten korkmama meselesi olarak algılıyorum. Yani Kürtlerin kendi anadillerinde eğitim yapmalarının, Kürtlerin kendi türkülerini söylemelerinin, Kürtlerin kendi başlarına bazı yönetimsel haklar elde etmelerinin, ne Türkiye’ye, ne de Kürtlere, ne de dünyaya hiçbir zararı yok. Hatta daha da önemlisi Türkiye, büyük bir Türkiye olur, güçlü bir Türkiye olur. Yeter ki bu bölünme türkülerini, teranelerini, bir korkuyla seslendirmekten vazgeçelim.

     

    ***

     

    “Tüm Türkiye kesimlerinin dâhil olacağı mekanizmalar kurmak gerekir”

    Levent Tüzel 2011 seçimlerinde Emek, Demokrasi, Özgürlük Bloku’nun adayı olarak İstanbul 3. Bölgeden girdi seçimlere ve belki de Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en fazla oyunu alarak parlamentoya seçildi.

     

    Hükümetin öncelikle atması gereken adımlar nedir?

    Burada bir yasal düzenleme gerekir. Evet, bu süreç bir toplumsal çözüm ve bir barış arayışıysa, Kürt sorununda ve demokratik bir arayışsa buna uygun tarafları da bu sürece katkı sunacak bütün güçleri de güvenceye alacak bir yasal çerçeveye kavuşması ve bu sürecin ihtiyaç duyduğu komisyonların oluşturulmasıdır. Anayasa Komisyonu, Hakikatlerin Ortaya Çıkarılması Komisyonu, Barış Komisyonu gibi, doğrudan hem Meclis’ten hem de Meclis dışından katılacaklarla, bu sorunu bir toplumun doğrudan izlediği, haber aldığı, katıldığı yani sadece devletle PKK arasında ya da devletle Abdullah Öcalan arasında, devletle BDP arasındaki bir diyalog olmaktan öte barışa ihtiyaç duyan tüm Türkiye güçlerinin, tüm Türkiye kesimlerinin dâhil olacağı mekanizmalar kurmak gerekir.

     

    AKP bu kompleksli tutumuyla HDP’nin söylemlerini dikkate alacak mı?

     

    Yani şimdi buna kompleks dememek lazım, kompleksten öte bir şey. Yani bir siyasi çözüm var AKP’nin kafasında. O çözüm aslında Kürt halkının bugünkü ulusal bilincine, ulusal direnişine yanıt veren bir çözüm değil. O sadece diyor ki; “Evet bu ülkede Kürtler de olsa, başka milliyetlerden de olsa, biz hepimiz Türk milleti olarak beraber yaşayalım. Kürtler ayrı bir halk olarak, kolektif haklar ve bir temsiliyet talep etmesin. Kendisine anayasal bir kimlik kazandırmasın ama biz bir takım kısmi reformlar, düzenlemeler yapalım,” diye meseleye yaklaşıyor. Böyle yaklaştığı sürece de bu Cumhuriyet rejiminin bugüne kadar getirdiği bir sorun gerçek anlamıyla çözüme kavuşamaz. Çözüme nasıl kavuşacaktır o zaman? Bir direniş ve demokratik mücadele geleneği, binlerce evladını bu nedenle kaybetmiş, binlercesini de hala cezaevlerinde çürüten bir devlete karşı mücadele geleneğini koruyan halk yine demokratik siyasetiyle, demokratik kitle hareketiyle ve tabii ki Türkiye halkını kazanarak, Türkiye’de demokrasi ve barış isteyen kesimleri yanına çekerek, AKP’ye rağmen, AKP’nin bütün bu çözümsüzlüğüne rağmen, kendisini dayatan benmerkezci tutumuna rağmen bunu kazanacaktır. Başka türlü zaten ilerlemesi de mümkün değildir.

     

    ***

    “Yasanın çıkması müzakerenin başladığını gösterir”

    Abdullah Demirbaş, Kürt Siyasal Hareketi’nin önemli isimlerinden biri. Diyarbakır’ın Sur ilçesinin eski Belediye Başkanı. Türkiye onu çok dilli belediyeciliği ilk başlatan yerel yönetici olarak tanıyor. Sur Belediyesi’nde Türkçe’nin yanı sıra Kürtçe, Ermenice ve Süryanice de hizmet verilmesi Türkiye kamuoyunda uzun süre tartışıldı, yargı ise onu cezalandırma cihetine gitti.

    İlk KCK operasyonunda tutuklanan Abdullah Demirbaş sağlık sorunlarına rağmen uzun süre cezaevinde kaldı. Son yerel seçimlerde Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olan ve elbette şimdi de aktif siyaseti sürdürüyor.

    Seçim bağlamında konuştuk, sizce barış sürecinin geldiği aşama nedir?

    Şimdi bu çerçeve yasanın çıkması önemliydi. Ama maalesef tek başına yeterli değil, çünkü halen hükümet zaman kazanmaya, oyalamaya ve bir takım sıkıntılar yaratmaya çalışıyor.

     

    Yasanın adında bile ‘terör’ diyor.

    Evet, keşke olmasaydı. Terörle mücadele adı altında yapılıyor gibi görünmesi bizi incitmiştir.

     

    Yaralayıcı bir dil.

    Evet, yaralayıcı, barış dili değil her şeyden önce. Ama ona takılmamak lazım çok. Mevcut içerik tarihsel bir öneme sahiptir. Bu aşamadan sonra artık yeni yasal düzenlemeler ve anayasal düzenlemeler olmalıdır. Onun için diyorum, hızla erken seçim yapılmalı ve artık 2015’e biz yeni anayasayla girmeliyiz. İşte yeni anayasa yapılması, mevcut haklarımızın anayasal güvence altına alınması çözüm sürecinin barışa evrilmesine neden olacaktır.

     

    Peki, hep şunu merak ediyorum: Müzakerenin neresindeyiz?

    Daha başındayız.

     

    Başladı mı?

    Başladı, çünkü o yasanın çıkması müzakerenin başladığını gösterir. Ama en önemlisi bundan sonra ne olacağı. Zaten sıkıntı yasanın çıkmasından sonra bunu tamamlayacak yasaların çıkmamasıydı. Örneğin halen Terörle Mücadele Yasası’nın varoluşu ve o temelde olması gerçekten çok düşündürücü bir şeydir. Tabii KCK tutukluların bırakılması sevindirici bir şeydi. Ama unutmayalım ki KCK tutuklularının tutuklanmasına sebep olan yasal düzenlemeler halen mevcuttur. Dolayısıyla halen herkesin her an bunu yapması mümkün. Dolayısıyla iktidarlara bırakmamak lazım bu tür yaklaşımları. Yarın bu iktidar giderse gelecek kişinin ne yapacağını kim bilebilir?

     

    ***

    “Barışı başlatmak isteyenin, dört duvar arasından bunu yapması olanaksız”

    KCK Yürütme Konseyi üyesi Zübeyir Aydar ile buluştum. Kendisi Kürt hareketinin en önemli isimlerinden. Ona süreç ve Türkiye’nin gündemine ilişkin sorular sordum, kapsamlı cevaplar aldım…

    32

      İlk ne yapılması gerekiyor süreci ilerletmek için?

     

    Bir, yasal alt yapıya uygun olarak karşılıklı müzakere heyetlerini oluşturmak…, İki, bütün ana konuları müzakere edecek ve sonuçlandıracak kapsamlı müzakere süreci oluşturmak… Üç, bu sürecin bir gözetleme ve tanığa ihtiyacı var. Çünkü ben bir şey söylüyorum, hükümet farklı şey söylüyor, bu yüzden tarafsız bir gücün şahitliğine de ihtiyacımız var. Alınan kararların pratikleşmesini takip edecek bir güce ihtiyaç var bu yüzden üçüncü bir gözlem heyeti olmalı. Başkan şöyle söyledi, ‘ben seçimlere kadar bekleyeceğim’, örgüt de buna uyuyor.

    Tam bundan bahsedecektim, Cemil Bayık dedi ki, “Sayın Öcalan çekilirse, savaş başlar” diyor. Bununla bağlantılı Öcalan 21 Mart’ta özel bir açıklama yapacak mı ? Bu konuda siz ne dersiniz ?

     

    Bu süre içerisinde hükümetin bir görüşme yapmış olması gerekir, geçen Pazar kardeşi yanına gitti ve ona söylediği şey, ‘son 20 gündür kimse benim yanıma gelmiyor’. Bu hafta sonundaki görüşmenin sonunda ne çıkar onu bilmiyoruz. Başkan Apo ile bir görüşme yapılırsa; ona göre bir beyanatta  bulunur, ona uygun görüşlerini söyler. Biz Newroz’da bir açıklama olacak mı olmayacak mı bilmiyoruz. Cemil arkadaşımızın açıklaması şu yöndedir; süreci başlatan tabiiki Başkan Apo’dur. Eğer ben yokum derse, barışı başlatmak isteyen yokum derse, savaş kaçınılmazdır. Hiç kimse diyemez, Türkiye Kürt hareketine siyaset yolunu açtı, Kürtler onlara siyaset yolu açıldığı halde, yeniden farklı bir yola başvurdular. Bu devlete defalarca söylenmiştir, siyaset yolunu aç, cezaevlerini boşalt, herkes siyasetini yapabilsin. Newroz bildirgesindeki gibi artık silahı devreden çıkarma zamanı gelmiştir, şartlar yerine gelirse buna doğru gidiyoruz. Ama bunun zamanı tek taraflı olmaz, anlaşmanın gereklerinin yerine getirilmesiyle olur bu. Bazıları farklı yorumlar yapabilir, ama bugüne kadar gelen mektuplar ortada, konuşulanlar ortada, her şey kayıt altındadır. Her kelime özenle seçilmeli ve seçiyoruz da, bunlar çok hassas konular. Bir Kürt siyasetçi farklı anlamda yorumlar yapmış olabilir, bu hareketin kararını bağlamaz. Nasıl savaşın alternatifi barışsa, barışın alternatifi de savaştır. Tabii bu kelimeyi kullanmak istemeyiz ama bu da bir gerçektir. Bizler son 30 yılı yaşanmamış kabul edemeyiz, yaşanmış acı deneyimler var, Türkiye dağlarında silahlı insanlar var, gerilla gücü var, o kadar büyük bir savaş olmuş, biz de onun barışı ile uğraşıyoruz. Şimdi bir ateşkes durumu var, eğer barış olmazsa ateşkes bozulur, bu bir tespittir. Bizim isteğimiz Türkiye’de Kürtlere serbest siyasetin önünün açılmasıdır. Bunlar zamanında yapılmış olsaydı, bu kadar sıkıntı yaşanmazdı. Ya teslim olacaksın, ya direneceksin, bunun başka bir seçeneği yok. Başkan da demiştir bunu: savaş cehennemdir, barış cennettir; biz ne cehennemde ne cennetteyiz, biz Araf’tayız. Biz özgürce yaşama mücadelesi veriyoruz, Bizim yaşamımıza kimse müdahale etmesin. Bu zamana kadar Başkan Apo ile görüşülüp mutabakat sağlansaydı, bunlar olmayacaktı, daha halen yanına bir gazeteci gitmemiştir. Barış isteniyorsa , barışı başlatmak isteyenin dört duvar arasından bunu yapması olanaksız. 

    ***

     “Barışı çadırlarda konuşmak, çözümü çadırlardan yaymak”

    Ragıp Zarakolu, Türkiye’nin en saygın, en cesur aydınlarından biri. Yazar, yayıncı. Belge Uluslararası Yayıncılık adlı yayıneviyle Türkiye’nin en baskıcı dönemlerinde ezilenlerin yanında bir yayın politikası izledi. Kürt Meselesi, Ermeni Soykırımı ve daha birçok konuda henüz tabuyken sözünü sakınmadan konuştu.

    48

    Barış sürecinin gidişatını nasıl görüyorsunuz?

     

    Valla, düşük yoğunluklu savaş süreci vardı, bu da düşük yoğunluklu barış süreci ve bu bir sinir savaşı, bir bilek güreşi, dayanan kazanacak. Bu da, Kürt halkı da biliyorsunuz, dayanıklı bir halktır, sabırlı bir halktır, çok kurban vermiş bir halktır, çok bedel ödemiş bir halktır ve burada da inanıyorum ki Türkiye’deki egemen resmi ideoloji, geleneksel devlet yapısı pes etmiştir. Çünkü Kürt Özgürlük Hareketi’ni başaramamışlardır 30 yıldır pes ettirmeyi, onca rehin almalara karşın, önderliğini 15 küsur yıldır rehin tutmalarına karşın, çünkü o da bir savaş esiridir, Kürtler’in talepleri bitmemiştir, Kürtler’in arasındaki dayanışma çok daha güçlü bir hale gelmiştir, özellikle de Ortadoğu’nun bu korkunç cehennemi havası içerisinde de Kürtler sadece kendileri için değil bütün Ortadoğu için, bütün Ortadoğu halklarının geleceği açısından bir umut ışığıdır.

    ***

     

     “Barış Sürecine Yakından Bakmak İstedim”

     

    Günay Aslan bir gazeteci, iyi bir gazeteci. Kürdlerin büyük bedeller ödeyerek oluşturduğu özgür medya geleneğinin önemli bir ismi. Doksanlı yıllarda yaptığı haberler, yazdığı kitaplar nedeniyle onlarca yıl hapis cezasına çarptırıldığında, paramiliter güçlerin art arda Kürt gazetecileri katlettiği bir dönemde yurtdışına gitti. Ve özgür medyaya orada katkıda bulunmaya başladı. Günay Aslan, Pazartesi günü 20 yıllık bir sürgünden sonra Türkiye’ye döndü.

     

     50

    Biraz da müzakere sürecini konuşalım. Müzakere sürecini nasıl değerlendiriyorsun? Gelişiyor mu, durağan mı?

    Müzakere süreci cumhuriyetin en önemli süreçlerinden biri. Çok temel bir süreç, sorunları var ama. Hükümet gerekli iradeyi gösteremiyor, cesur ve basiretli bir tutum alamıyor. Ağırdan alan, zamana yayan bir tutum sergiliyor. Bu sürecin bir an önce adil, eşitlikçi, kalıcı bir barışa dönüşmesi lazım. Müzakere süreci tam anlamıyla her iki halkın özlemlerine, bu ülkede yaşayan bütün halkların özlemlerine yanıt vermek zorunda. Özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik bir çözüm bulmak zorunda.

     

    Yanıt vermiyor mu şu anda?

    Hükümet şu anda güven vermiyor. Hükümet temel hakları, demokrasiyi henüz tam manasıyla özümsemiş, içselleştirmiş ve bunun gereklerini yerine getirir durumda değil, Kürt hareketi zorluyor, biz onu zorluyoruz, adımlar atması için cesaretlendiriyoruz ama tarihin akışı, bölgesel dengeler, Türkiye’nin dünyadaki yeri, içinde bulunduğu koşullar, Kürt mücadelesinin gelmiş olduğu aşama Türkiye’yi, Türkiye Cumhuriyeti hükümetini daha cesur ve kalıcı adımlar atmaya zorluyor. Hükümetin bu anlamda üzerine düşeni yapması gerekiyor.

     

    Kuzey’de bir diyalog süreci yaşanıyor ama hükümet başka güçleri Kürtlere karşı destelemek yerine Kürtlerin kazanımlarına saygı duymalıdır, değil mi?

    Hükümetin şunu görmesi lazım, ben gördüklerine de inanıyorum, Rojava, Güney Kürdistan, Bakur çıkarları ortaktır. Güney Kürdistan ile Barzani yönetimi ile ilişkiler geliştirip Rojava’ya karşı çıkmak, Kuzey’de PKK ile diyalog sürdürüp Rojava’ya düşmanlık yapmak hiç olmaz. Hükümetin Rojava politikasının değişmesi lazım ve değişeceğine de inanıyorum. Hükümetin Rojava politikası Kürt hareketini bir biçimde kuşatmak, çözüm sürecinde bazı tavizlere zorlamak üzerine kuruludur. Rojava’yı teslim almak mümkün değildir. Hükümet çözüm sürecinde yeterli irade sergileyemiyor, oysa bu iradeyi sergileyebileceği en önemli yerlerden biri Rojava’dır. AKP hükümeti Rojava halkının kendi kaderini tayin hakkına, Rojava halkının demokrasi iradesine, onun temsilcisi PYD’ye, Salih Müslim’e aynı yakın ve sıcak saygıyı göstermek zorundadır. Onlarla da stratejik, geleceğe dönük, her iki halkın eşitlikçi, özgürlükçü geleceğine dönük adımlar atması gerekiyor.

     

    ***

     

    İçimize sindirerek ‘bu müzakeredir’ demek istiyorum

     

    Ayşegül Doğan, kuruluşundan bu yana İMC TV’nin ekran yüzü. Daha doğrusu, kanal tarafından keşfedildi ve hazırlayıp sunduğu ‘Gündem Müzakere’ adlı program öyle beğenildi ki İMC ekranının en kalıcı yüzü oldu. Belki de ‘keşfedildi’ dememem lazım. Çünkü Doğan, çocukluğundan bu yana siyasetin ve Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin içinde olmuş biri.

    52 

    Sizin İMC’de program yapmaya başladığınız dönem Oslo’da masanın devrildiği dönemle başlayıp çözüm sürecine uzanan döneme ve çözüm sürecine denk geldi. Bu süreci yakından izlediniz. Bu süreç sizin için, sizin algınızda nasıl bir süreç? Yani şöyle sorayım: Bu bir süreç mi? İlerliyor mu, duruyor mu?

     

    Öcalan, 2014 Newrozu’nda gönderdiği mesajda, “Henüz müzakere sürecine geçtiğimizi söyleyemiyorum” dedi. Bunu bir diyalog süreci olarak tanımladı. Çerçeve yasa görüşmeleri mecliste devam ederken HDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’i konuk aldım. Kendisi hem hükümet yetkilileriyle hem KCK’Li yöneticilerle hem de Öcalan’la görüşen müzakere heyetinde. Yasa parlamentodan geçtikten sonra sürece müzakere süreci denebileceği görüşünde. Ben bu sürecin önemli olduğunu düşünüyorum. Nasıl gittiğine gelince…

    Yani bu sürecin neresindeyiz?

    Neresindeyiz? Umarım diyalog sürecini aşıp müzakere sürecine yaklaşmışızdır. Benim hissettiğim bu.

    Yani hâlâ müzakere diyemiyoruz anlaşılan?

    Aslında müzakere. Eğer müzakere kelimesinin dünyadaki karşılığına ve anlamına bakıyorsak, diyalog ve müzakere birbirinden kavramsal olarak çok ayrı değil ama politik olarak ayrı. Kürt hareketi de bunun altını çiziyor. “Müzakere olması için şartlarım var” diyor. Doğru olan da bu. Müzakere zemini için parlamentodan geçen

    yasa yeterli olmasa da önemli. Yasaya dair kişisel bir eleştirim var, bu eleştirinin benimle sınırlı olmadığını da biliyorum. Barışa gönül vermiş, barışa inanmış, barışa emek vermiş pek çok insan için bu yasanın adının ‘terörün sonlandırılması’ olması, rencide edici, rahatsız edici falan da değil, bir hakikatin üstünü örtmek. Bu terör meselesi değil. Bu dilin değişmesi gerekiyor. Şartlardan bahsettik ya, işte müzakere diyebilmek, bunu içimize sine sine ve sindirerek söyleyebilmek için, dilin değiştiğini, Öcalan’ın koşullarının değiştiğini, bir takım yasal adımların atıldığını görmemiz gerekir. Şimdi bazı paketlerden, bir şekilde dağdakilerin geri dönüşünden falan bahsediliyor, bunların somut halini gördüğümüz zaman, belki evet, “bu artık şöyle bir süreçtir”, “şuradan geçiyoruz” diyebiliriz. Tekrar tekrar şunu söylemek istiyorum ki, önünde ne olursa olsun, diyalog veyahut da müzakere, çözüm veyahut da barış… Sonuçta bakın, hepsi çok özlemini duyduğumuz kavramlar, diyalog, müzakere, barış, çözüm, demokrasi, bunlarla anılıyor değil mi bu süreç?

     

    ***

     

    “Kürt hareketi aslında diyaloğun gereği olarak birçok adım attı”

    KESK Eş Genel Başkanı Lami Özgen konfederasyonlarının kuruluşundan bu yana sokakta mücadele ettiğini çünkü Türkiye’de birçok alanda hukuk mekanizmalarının işlemediğini söylüyor. KESK ve diğer emek ve demokrasi güçlerinin 1 Eylül Dünya Barış Günü öncesinde yayınladıkları bildiri çok ses getirdi.

    Kürt sorununu demokratik çözümü sürecinde bugün gelinen noktada müzakereler başlama aşamasında. Sizce çözüm sürecinin önündeki en büyük engel nedir, ne dersiniz?

    Tabii çözüm süreci çok açık aleni bir şekilde geçmişe gitmeyeceğim ama 1 Ocak 2013 ile beraber başlayan geliştirenin aslında Kürt hareketinin kendisi olduğunu, Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’ın başlattığı bir süreç olduğunu dünya kamuoyu biliyor. Biz de bunu böyle ifade ediyoruz. Şimdi bu çözüm süreci aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti devletini de kendi bir iç temel sorununu diyalog yoluyla çözme eğilimini göstermiştir. Tamam, halen zihniyet olarak hükümet de bunun gerisindedir devlet kurumları da geridedir. Çünkü hala Başbakan’ın, hükümet bileşenlerinin, kimi devlet kurumu yetkililerinin yaklaşımları çatışmacı ve ötekileştirici ve yok sayan bir tavırdır. Bir kere bu engel. İkinci engel halen sorunun klasik devlet aklı ve algısı üzerinden güvenlik sorunu olarak telaffuz edilmesi. Terör ve terörizm sorunu olarak ifade edilmesi. Bunlar halen engeldir. Gelişen süreç itibariyle diğer en önemli engel, bir diyalog vardır ve bu diyalog tarafları arasında aslında belli bir mecraya da gelmiştir. Kürt hareketi aslında diyaloğun gereği olarak birçok adım attı. Bunun önündeki engellemeler yasal düzenlemelerdir. Aynı zamanda hasta tutsakların salıverilmemesi en müzakere sürecine geçmeli ve taraflara bütün uluslararası sorunlarda olduğu gibi müzakereyi geliştirecek komisyonlar ve benzeri olanaklar yaratılmalı. Ve bir de burada Sayın Öcalan’ın misyonu önemli. Bu süreci belirleyen en temel aktörlerden biridir. Bugün Türkiye kamuoyu da bunu kabul ediyor, dünya da kabul ediyor. Hükümet ve devlet yetkilileri her ne kadar farklı değerlendirmelerde bulunsa da gerçek böyledir.

    Zaman kaybetmeden bu müzakere sürecine yönelik kalıcı bir noktaya gidebilmenin yolu aynı zamanda müzakerenin yöntemlerinin ve araçlarının ve taraflarının etkili ve güçlü bir şekilde müzakereyi yönetebilmesi için komisyonların Bu süreci hızlandırmak için KESK ve diğer emek örgütleri neler yapabilir, neler yapmayı planlıyor?

    Diyalog ile çözüm süreci başladığında biz bu sürecin nihai çözüme ve müzakereye evrilmesi için hükümete ve devlete düşenleri ifade ettik. Kürt tarafı zaten kendi sorumluluklarını ifade etmişlerdi. Toplumsal barışın emekçiler arasında, ezilen kesimler arasında öne çıkması için biz kendi işyerlerimizden tutun kendi kurumlarımıza kadar bunu işlemeye devam edeceğiz. Uluslararası konferanslar yapacağız, yerelde de çalışmalar yapacağız. Aynı zamanda gelişen müzakere sürecinin seyrine paralel olarak da Türkiye emekçilerinin de o sürece katılma olanakları üzerinde tartışmalar ve çalışmalar yürüteceğiz. Kürt sorunu salt ulusal bir sorun değil aynı zamanda sınıfsal bir sorundur. Bu sorun direkt olarak Türkiye’deki tüm emekçilerin mesleki, özlük, ekonomik, siyasi ve demokratik talepleriyle ilişkili bir sorundur.

    ***

     

    “Hükümetin acil adımlar atması ve barışı pekiştirmesi gerekiyor”

     

    Halkların Demokratik Partisi Eş Genel Başkan Yardımcısı Ayhan Bilgen, Türkiye demokrasi ve barış ve insan hakları mücadelesinin önde gelen isimlerinden. Bir dönem Mazlum-Der genel başkanlığını da yapan Bilgen’in gazete yazıları da ilgiyle okunuyor.

    64

    Bir yerde Kürtlerin barışı dillendiren taleplerini duymazlıktan geliyor hükümet belki işine gelmediği için ama bu da risklere yol açıyor, değil mi?

     

    Aslında son dönemlerde hükümetin çok şikayet ettiği bu algı operasyonu kavramı var. İşte IŞİD’e destek verdiği yolundaki hem dünya kamuoyunun, dünya medyasının, uluslararası toplumun hem de Türkiye içinde muhaliflerin sıkça dile getirdikleri, yani hükümet en azından göz yumuyor, fırsat veriyor, IŞİD gibi yapılara, destek vermiyorsa bile ki destek verdiğine dair de somut iddialar var. Bunun bir algı operasyonu olduğunu söylüyor hükümet. Aslında burada ironik bir durumla karşı karşıyayız, yani kendisi neredeyse son altı yedi yılımızı algı operasyonlarıyla yönetti. Yani Kürt sorunu çözülmedi ama çözülmüş gibi davranıyor. Anayasa yapılmadı ama yapılmış gibi davranıyor. Yargı demokratikleşmedi ama demokratikleşmiş gibi davranıyor. Ergenekonvari çeteler, JİTEM örgütlenmeleriyle hesaplaşılmadı ama hesaplaşılmış gibi davranıyor. Bütün bu algı yönetiminin siyasetin esası haline geldiği yani siyasetin söylemden ibaret bir şey haline dönüştüğü, somut adımlar değil, daha işte insanlardaki beklentiyi yönetme üzerine kurulduğu bir atmosferde yani şimdi bu algı operasyonlarının mağduru gibi davranıyor hükümet, aslında biraz yani ne ektiyse onu biçiyor, öyle ifade etmek lazım. Ve hükümetler sadece yaptıklarının sorumlusu değil yapmadıklarının da sorumlusudur. Yapması gerektiği halde gereğini yapmadığı, hakkıyla yapmadığı, bir bütün olarak tutarlı biçimde yapmadıklarının da sorumlusudur. Hükümet kendisini geçmiş hükümetlerle kıyaslayıp adım attığını söylüyor ama bölgedeki basınca cevap vererek acil adımlar atması ve barışı pekiştirmesi gerekiyor.

     

    ***

     

     

     

     

     

     


    Yorumlar



    İlgili Haberler