• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Barışın Adı : Newroz

    Silahların, ölümlerin gölgesinde yeni bir bahara girdik. Diyarbakır’da yüzbinler her şeye inat, yine Newroz alanına aktı. Açık söylemek lazım; kalbi barış ve demokrasiden yana atanların Diyarbakır’daki Newroz görüntüsüne çok ihtiyacı vardı. Günlerce canlı bomba spekülasyonları ile Newroz engellenmeye çalışıldı. Diyarbakır ve Van dışında bütün kentlerde bayramı halaylarıyla, şarkılarıyla kutlamak isteyenler gaza boğuldu. Yüzlerce kişi gözaltına alındı. Ama Diyarbakır o makûs talihi yine yendi işte.

    Bunun nasıl bir dip akıntı olduğunu okurlar mı acep?

    Beni asıl cezbeden şey, onca katliama, onca zulme rağmen yüzbinlerin barış talebini hep bir ağızdan haykırmasıydı. Şu yedi ayda kentler harabeye çevrildi. Bodrumlarda yaralı halde sıkıştırılan insanların üzerine benzin dökülüp yakıldı. Cesetler günlerce sokak ortasında bekletildi. Çocuk cenazeleri buzdolaplarında saklandı. Ama her şeye rağmen bunca acının mağduru bir halk barış diyor, kardeşlik diyor, çözüm masası diyor.

    Bu çok erdemli bir duruştur.

    İşin en acı tarafı bu sesin batıya ulaşmaması… İki Türkiye var artık. Kutuplaşmadan saltanat çıkartacaklarını sananlar, bu iki Türkiye’yi birbirinden hızla uzaklaştırıyor. Toplumun en geri şovenist bilincine seslenirken, terörle yaşamaya alışacaksınız, diyorlar. Savaşın bir kader olduğunu anlatmaya çalışıyorlar bize.

    Barış diyen akademisyeni hücrelere tıkıyorlar. Sırrı Süreyya Önder’in veciz deyişiyle Kürt illerinde insanlar evine giremezken, batıda evinden çıkamaz hale geliyor. Asimetrik bölünme de diyebiliriz buna… “Korkuyu korkutmaktan” bahsederken en güçlü silahlarının korku olduğunu elbet onlar da biliyor. Bir korku imparatorluğu içinde hepimizin kapısını kapatıp geceyi beklememizi istiyorlar.

    Oysa Newroz meydanları ne kadar ışıltılı, ne kadar güleç, ne kadar aydınlık…

    Yarınına küsmüş bir toplumun gidecek yolu kalmamış demektir. Bu ülkenin demokrasi ve barış yolu, tanklarla toplarla ateşe tutuluyor.

    Ne yapmalı, nereye gitmeli? Gidecek bir yer var mı? Kendinden ne kadar kaçabilir bir ülke. Bir halk ne kadar ölümle yaşamaya alışabilir? Diyarbakır Newroz’unda ille de barış diyen yüzbinlerin sesi nereye kadar kısılabilir?

    Tarihin tekerleğini tersine döndürmek gibi bir şey bu. Tarihin böyle inişli çıkışlı zikzakları, çıkmaz sokakları vardır. Ancak bir toplum biraz basiret sahibiyse, bu sokaklarda soğuktan titreyerek beklemez.

    Hep Türk toplumunun tarihi yüce bir toplum olduğundan söz edilir. Varsın yüce olsun, kimsenin itirazı yok. Ama asıl yücelik, yüz yıllardır birlikte yaşadığım dediğin halkın acılarının faili olmamaktır.

    Dün fizik tedavi sırasında bir polis memuruyla aynı odaya düştük. Hemşire geldi ve polise “ne olacak bu memleketin hali” dedi. Polis “Allah’ın izniyle kurtaracağız. Her isteyene verseydik, bu vatan kalır mıydı?” dedi. Edasına bakınca, kendini Kurtuluş Savaşı’nın muharibi sanıyordu.

    Sur’u, Cizre’yi, Nusaybin’i, Şırnak’ı Kürtlerden kurtarmak nasıl bir şeydir!

    İşte o Kürtler enkazın altında çıkıp barışalım, diyor size. Duymak istemiyorlar. Çünkü kendi düşledikleri Türkiye’de o sesi duymak yok, barışmak yok. Her gün orada burada bombalar patlarken, sokaklarda insan cesetleri çürürken dünyanın saltanatı senin olsa ne olacak!

    Adı lazım değil bir rektör yardımcısı, kendi ülkesinin aydınına verip veriştirirken sıkılmadan cahil halkın ferasetine güvenmekten söz ediyor. Evet, bu bir bilim insanı… Cehaletin erdemlerini anlata anlata bitiremeyen profesörlerden söz ediyoruz. Oysa Newroz’u çokça buruk ama umutla barışık, her şeye rağmen Diyarbakır meydanında karşılayan yüzbinler o profesöre de yolu gösteriyor işte; Barış! Onurlu ve kardeşliği tesis edecek kalıcı bir barış!

    Tamam, iktidardan umudu kestik, ama sokaktaki simitçinin, dairesindeki memurun, dükkanındaki esnafın, sırasındaki öğrencinin bir şeyler öğrenmesi gerekiyor bu sesten. Çünkü barış herkesin ortak talebi haline geldiğinde tesis edilecek.

    Newroz pîroz be!


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları