Akşam, yorgunluğun ve acıların gerginleştirdiği ruhsal çöküntüyle erkenden uyuya kalmışım. Âdeta sızmışım… Kapının kanarya gibi öten sesiyle birlikte odaya mis gibi zeytinyağlı ayşekadın fasulye kokusuyla uyanıverdim.
Annem elinde tuttuğu mis gibi kokan taze fasulye tabağıyla yanı başımda duruyor.
– Uyan oğlum, bak komşular fasulye getirmişler. Nefis kokuyor değil mi?
– Nasıl yani bayram sabahı fasulye mi?
– Evet fasulye. Hükümet bu yıl kurban kesimi yerine fasulye ve diğer sebzelerin kullanılmasını, onlarla yemek yapılmasını destekliyormuş. Halkın geneli de bu duruma uyum sağlamış gözüküyor, üstelik…
Rüya bu, diyorum. Kolumu çimdikleyerek. Acıyor… İlk kez acıdığı için seviniyorum. Annem pencereyi açınca ortalığa çiçek kokuları yayılıyor. Annem, bir taraftan kıkırdıyor, sonra da
—Şaşırdın değil mi? Belediye, geceden sokakları çiçek sularıyla yıkamış, ortalık gülistan kısacası…
Televizyonun kumandasına basıyorum, odayı bir şenlik görüntüsüyle birlikte, sunucunun şen şakrak sesi dolduruyor. Kıbrıs’ın Limasol takımıyla Fenerbahçe arasında yapılacak futbol karşılaşması öncesi birlikte tertiplenen piknik eğlencesi canlı yayın ve röportajlarla veriliyor. Taraftarlar ellerinde rakip takım bayrakları ve çiçeklerle birbirlerine sarılıyorlar… Her iki ülkenin müzikleri eşliğinde; Sirtakiler, halaylar, çiftetelliler oynanıyor… Herkeste bir neşe… Yahu bunlar birbirlerine düşman değil miydi? Ama böylesi daha hoş doğrusu… Kiliseden yankılanan kampana sesiyle sevinçle pencereye doğru koştum. Kilise, bayramı ayinle kutsuyor, avluda yemek veriyordu. İnsanlar ellerinde yemek tabakları ve çikolata kutuları ve çiçeklerle komşularına bayramlaşmaya giderken, birbirlerine sarılıyordu. Çocuklarsa, üstlerinde cici biçili elbiseleri ve ellerine balonlarıyla ne şirindiler. Annem kıkırdayarak:
– Ne güzel değil mi? Hemen yemek yapmalıyım. Ali Beyler hangi yemeği severlerdi? Hah, tamam…
Sevinç ve anın heyecanıyla mest olmuştum… Tanrım bayram böyle kutlanıyormuş demek ki… Demokrasi ve eşitliğin manalı birleşmesinin sinerjisi tüm İslam âlemi ve Hıristiyanlarına yayılacaktı… Tanrım! Nasıl bir mutluluk bu… Halkların kardeşliği, ütopya değilmiş demek ki… İki bayram değil belki de üç bayramı bir arada kutlamak mükemmel bir güzellik…
Sonra, pencereden gelen tekbir sesleri ve “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” nidalarıyla uyanıverdim. Hayır, böyle olmasın diye korkarak pencereden bakınca, ellerinde sopa ve bayraklarla bir grubun koşarak sokaktan geçtiğini fark ettim. İnsanlar korkuyla kenara çekilerek, kendilerini olası bir darbeden korumaya çalışıyorlardı. Televizyon bayram sabahı, şehit cenazelerinden, Komşumuzdaki iç savaştan bahsederken, başbakanın şahin gibi gürleyen sesiyle, tüm direnen insanlara tehditler savurarak, kendinden geçmesini izledim. İnsanlar hak, adalet ve insanca yaşam için açlığa yatarken hangi bayramı kutlayacaktık ki… İnsanlar evlerinde açken, çocuklarına ayakkabı elbise bile alamazken; İnsanlar sokakta üç kuruş için çöpleri karıştırıyorken… Bu bayram kimsenin bayramını kutlayamayacağım. Bu bayram bizim değil, kimsenin olmadığı gibi…
SAVAŞ GÜNLÜĞÜ
Ah savaş,
Dönebilir miyim geriye
Ya evim duracak mı, yerli yerinde
Ah savaş;
Yaşlandırmaz ki insanı
Saatlere sığar her ömür
Savaşın peygamberleri söylesin
Tanrı var mı?
Ölüme gitmek niye seve seve
Gururlanmak niye
Tanrının mirası kalmaz ki kimseye,
Geleceğin hep nesli kara
Ölenlerin vakti yok yaşamaya
Bugüne de şükür dediğinde
Defterine bir günce koyduğunda
Tüfeğine bir çentik attığında
Yaşadım dediğin bu toprakta
Ne papatyanın nazlısı
Ne de meyvelerin ballısı
Bilirsin;
Kokusu buluttan gelmişse
Karınları bile ağrımaz
Ham elmayı yemeden
Oyundan düşer,
Her çocuk.
Bedros Dağlıyan







