• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Bellekkırım

    İnsanların, yaşadığı yerle uyum sağlayan bir belleği vardır. Dolayısıyla her insan yaşadığı yerleri, evini, sokağını, ibadet ettiği dini yapıları hatta oyun oynadığı arsaları, tırmandığı, gölgesinde dinlediği ağaçları dahi unutmaz, unutamaz… İsmini kazıdığı duvar, kullandığı eskimiş eşyalar dahi onun belleğidir. Bu hafızanın bir kısmı da, kendi büyüklerinden tarihi ile birlikte ona devrolmuştur.

    Bellekkırım manasına gelen memoricide ifadesi Mirko Grmek’e aittir ki BM’ler bu terimi, kültürel varlıkların savaşta, askeri bir gereklilikmiş gibi haklı gösterilemeyecek bir şekilde kasten tahrip edilmesi olarak açıklıyor. Cumhuriyetin kurulmasından itibaren yer, yurt, dağ, nehir, ova ve yayla isimlerinin hızla Türkleştirilmesi ve orada yaşamış halklara yabancılaştırılması hep gündemde olmuştur. İşte Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin, Kürtlerin, Laz ve Gürcülerin yaşadıkları yerlere yabancılaştırılması böyle sağlanmıştır.

    Holokost Yunanca kökenli bir kelime ve ‘Holokaustos kelimesinden gelir. Ateşte tümden yakılıp Tanrı’ya sunulan adak anlamına gelen İbranice ‘Olah’ kelimesi için kullanılmıştır. Kutsallık ifadesi verilen Holokost sayesinde hafıza müzeleri oluşturulmaya başlandı. Öyle ki katledilen halkların kullandığı eşyalar, ilham aldığı filmler, giysiler, şarkılar dahi o müzelerde yerini alarak; hatırlatarak travmadan kurtulmanın yöntemleri olarak kullanılmaya başlandı. Her bilinçli insan  ancak hatırlayarak  acıların bertaraf edilebileceğini  ve  kine zorlayan yaşantıdan arınabileceğini  bilir.. Öyle ki bu acı tüm toplumu zehirleyen bir durumdur…

    Bir ulusun, ırksal ya da dini grubun planlanarak sistematik bir biçimde ortadan kaldırılmasına ya da kültürel olarak varlığını devam ettiremeyecek şekilde yıkıma uğratılmasına ‘soykırım’ deniyor. Soykırım suçu  Raphael Lemkin’in Ermeni Halkının 1915’de uğramış olduğu yıkımı öğrenerek bunu araştırması ve Yahudi halkının 2.Dünya savaşı sırasında Hitler Almanya’sınca katledilmesini de içine katmasıyla ortaya çıkmıştır. Öyle ki,  9 Aralık 1948 tarihinde BM’ye Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına dair sözleşmeyi kabul ettirdi. Ancak insanlığa karşı işlenmiş suç kavramı ilk olarak İtilaf Devletlerinin 24 Mayıs 1915 tarihli deklarasyonunda görülmüştür. Daha sonra da 1.Dünya Savaşının ardından 1919 yılında yapılan Paris Barış Konferansında “İnsan haklarına karşı işlenmiş suç” adlandırması devlet tarafından kendi nüfusunun bir kısmına karşı işlenen ağır vakaları belirten bir anlam olarak kullanılır.

    Fransa, Britanya ve Rusya 1915 tarihli deklarasyonlarında Osmanlı Devletine tutumlarını bildirirler: Bu tür katliamlara karıştığı tespit edilen memurları kadar Osmanlı Hükumetinin tüm üyeleri de mesul sayılacaktır.

    1968 yılında kabul edilen Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Kanuni Sınırlamaların Uygulanmayacağına Dair Sözleşme bu suçu işleyen Devletin kanunlarına göre suç sayılmasa da zaman aşımına uğramayacağını tespit eder.

    1.Dünya Savaşı süresince pek çok Alman subay, müttefiklerine eğitim verip onların yanında savaştı hatta bu suçlar işlenirken hazır bulundu.1939 da Alman orduları Polonya üzerine saldırırken Hitler şöyle diyordu: “Bugün Ermenileri kim hatırlıyor ki?”

    Balkan Savaşlarının sona ermesinden sonra Osmanlı artık yalnızca Asya topraklarından ibaretti. Tam bu sırada Türklerin Asya’daki köklerini canlandırmak amacıyla bir grup tarafından Pantürkizm ideolojisi ortaya atıldı. Hemen kendine entelektüel kesim ve burjuvazi içinden yandaş bulan bu ideoloji çabucak büyüdü. Jön Türk Partisi 1914 yılında savaş arifesinde Rusya’da bir ayaklanma yapabilmek amacıyla, Ermeni, Gürcü ve Azerilere birleşerek isyan etmeleri çağrısı yaptı. Bu öneri Erzurum’da reddedildi. Bu sırada Rusya savaşa girdi ve kendi halklarından olan Ermeni askerlerini Avusturya-Almanya Cephesine gönderdi. Rusların Türkiye Ermeni Bölgesine girmesiyle Osmanlı Pantürkizmi uygulama fırsatı buldu. Ermeni meselesi halledilecekti.

    Plana göre  ilk olarak entelektüeller, siyasetçiler ve ordudaki askerler halledildi. Devlet kurma erkini becerebilecek bütün siyaset erbabı mebuslar, müzik adamları, edebiyatçılar, şairler ilk olarak gözaltına alınarak bilinmeyen bir akıbete yollandı. Böylece bir ulusun belleği yok edildi. P.Thibad’a göre bu tehcir ve katliam bu düşünceden daha fazlasını içerir. Buharlaştırmak, yönünü kaybettirmek ve belleğini yok etmektir aynı zamanda… Artık ölünün bile varlığı yoktur, mezarı yoktur. Öyle ki hiç yaşamamış hatta hiç var olmamışlardır. Her Ermeni o tarihten itibaren artık anonimdir. İşte inkârcılığın suça ortak olduğu yer tam da budur. Gerisi zaten çorap söküğü gibi gelir. Ermeni, Rum ve Süryani isimleri her yerden yaşantıdan, bilimden, edebiyattan hatta dinlenilen müziklerden kazındı. Kiliseler, tarihi yapılar, okullar hepsi ya yıkıldı ya da yağmalandı. Şimdi Diyarbakır Sur İçinde yapılan tam da bu değil mi; unutturmak ve sonra da yok saymak…

    Şimdi ben dâhil tüm azınlıklar bu travmayı üzerimizden atmaya çalışıyoruz. Yeni yeni yazıyoruz, anlatıyoruz ki bunu öncelikle asıl kendimize anlatıyoruz. Yıllarca kimselere kendimize dahi anlatamadık. Gomidas gibi sustuk. Hiç bir şey üretmedik eski tarihimiz üzerine… Sadece sanatımızla var olduk. Öyle sustuk ki sanki yaşamıyorduk. Hiçbir azınlık yıllarca devletle iş yapmadı. Devletin hiçbir kademesinde görev almadı, aldırılmadı. Subay, kaymakam, vali hatta muhtar dahi olmadı. Her Ermeni’nin vaftiz ismi başka iş yaşantısındaki ismi başka oldu. Kendimizi yaşayamadık. Benim dahi iş hayatındaki ismim Bedri değil miydi?  Yazı bir cenaze töreni rolü oynar, diyor Michel de Certeau, ölümü söyleminin içine katarak şeytan kovar gibi uzaklaştırır. Sınırlarını çizerek bir geçmiş belirler ve orayı ölümün yeri yapar. Söz artık bir mezardır, mezarı olmayanlara… Şimdi her şiirimin her bir dizesi katledilmiş Bir Ermeni’ye mezardır. O acıyı anlatır hem size, hem kendime unutmamak ve unutulmamak adına…

    Zaten 1924 yılında petrol bakımından zengin olan Musul Bölgesi Britanya himayesindeki Irak’a bedel olarak bırakılınca 1923 yılında Lozan’da kabul edilen Ermeni Yurt talebi ve 1914–1922 yılları arasında işlenen bütün suçlar için af talebi ve ekiyle yayınlanmadan sona erdi.

    O zamandan sonra kurtulan insanlar, çocuklar tüm hatırladıklarını anlattılar, kaleme alıp, filmlerde paylaştılar. Artık Ermeni Toprakları her Ermeni, Süryani ve Rum’un anılarından ibaretti. Şu cümle nasıl da anlatır acıyı: Bu memlekette yıllarca Kürtler yaşadıklarını, Ermeniler de öldüklerini anlatmaya çalıştı ki bu halen devam ediyor…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları