“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü…”
Bir edebiyat sitesi, edebiyat tarihinin en iyi 100 giriş cümlesinden biri olarak Charles Dickens’in İki Şehrin Hikayesi’nin giriş cümlesini seçmiş.
Ben izninizle bu cümleyi bahar mevsimi için kullanmak istiyorum. Bahar ayları benim için “Mevsimlerin en iyisiydi, mevsimlerin en kötüsüydü.”
Her bitişin, yeni bir başlangıç olduğuna inanan ben, güneşin ruhumu kendine benzeten kara bulutları dağıtması ile hayata sıfırdan başlıyor gibi mesut olurken, havanın kapanması ile yaşamın manasızlığı arasında gidip geliyorum.
Depresyona meyilli ruhumun karanlığı fırsat bilip iç dünyamın derinliklerinde boğulmaması için, daha çok sosyal hayatın içinde olmaya, kalabalıklara karışmaya özen gösteriyorum
Herkes bir şekilde, tazelenmenin, hayata yeni bir heyecan katmanın yollarını arar gibi. Bu yol bazen evin duvarının rengini değiştirmekten, bazen kış boyunca naftalinlere ev sahipliği yapmış eşofmanları çekmecelerden çıkarıp, kendini yollara vurmaktan ya da gereksiz yüklerden, fazlalıklardan kurtulmaktan geçiyor.

Benim yolum ise galiba hepsinden geçiyor. Dışarıdan endorfin takviyesi almayı bıraktığımdan beri spor, hayatımın olmazsa olmazı. Yıllardır gittiğim pilates salonunda bile baharın gelişinin telaşı hissediliyor. Eşofmanları çekmeceden çıkarmaya karar verenler, ellerinde limonlu, tarçınlı detoks suları ile salonda ümit verici bir telaşa sebebiyet veriyorlar. Pilates muhabbetleri, yatakhane muhabbetleri gibi başlı başına bir yazı konusu olabilir. Kilolu olan arkadaşımın aynalı duvarın olduğu bölümdeki aleti kullanmak istememesi ya da dersin ortasında aniden “Ayy kendimi görmek istemiyorum” diyerek feryat etmesine, bir diğerinin, “O halde gözünü kapat” diye cevap vermesi…
Eskilerin bahar temizliği, yeni ve havalı tabiriyle “Bahar detoksu”, evdeki gereksiz ve kullanılmayan eşya kalabalığından kurtulmak, benim içinse kışın üst üste giydiğimiz kazaklardan kurtulmak ile eş değer. Evi de, canlı bir varlık gibi düşünme eğilimindeyim. Onu da hafifletmek, yenilemek, tazelemek gerekiyor arada.
Filli Boya’nın güzel reklamlarının da etkisinde kalarak, evin duvarlarının renginin değişme vaktinin geldiğine karar verdim ve başka hiç bir markanın kataloğunu incelemeden hemen harekete geçtim. Bu değişiklik bana o kadar iyi geldi ki, süresini bilmemek ile beraber olumlu etkisini halen hissediyorum.
Bu satırları yazarken, hava günlük güneşlik Ankara’da ve ben o kadar mutluyum ki, imkânım olsa gökyüzünü mora boyayacağım. Daha düne kadar, karanlık ve onun kardeşi karamsarlık arasında bir yerlerde iken şimdi eşe, dosta telefon açıp, “Hadi öyle boş boş oturmayalım, çıkıp dolaşalım” diyorum.
Özel televizyonların yayına yeni başladığı 90’lı yıllarda, kanallardan birindeki hava durumu sunucusunun programın sonunda söylediği ”Havalar nasıl olursa olsun, yeter ki sizin havanız iyi olsun” cümlesini hatırlayınca bir tebessüm yayıldı yüzüme.
Mutluluk da bir mevsim işi mi acaba…?







