• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Bir tuhaf yol hikâyesi

     

    İnsanlığın kendisiyle hikayesi, aslında bir yol hikayesi. Uzun, ucu açık, yaşadıkça tanımlanan, paradokslarla dolu bir yolculuk bu… Yaşayabileceğinden fazlasını üretmesiyle  (artık ürün), doğa karşısında özerkleşmeye başlayan insanın doğaya karşı mücadelesi, insanın insana karşı mücadelesine dönüştü haliyle. Tabii ki, doğa karşısında mutlak egemenlik diye bir şey söz konusu değil. Bugünkü teknolojinin inşa edebileceği en yüksek bina 500 metre aşmıyor bile. 12 şiddetinde bir depreme dayanacak bir mimari yapı icat edilmedi henüz. Neyse ki, böyle depremler olmuyor artık.

    İnsanoğlu zekâ diye bir ayrıcalığa sahip.  Belki(-)50 derece soğuğa dayanacak kürkünüz yok ama elbise icat edildi. Bir çita gibi hızlı koşamazsanız da, icat ettiğiniz otomobili yakalayacak çita da yok.

    Doğa karşısında göreceli zaferini ilan edip toplumsallaştıkça, Hobbes’un deyişiyle ‘insan insanın kurdu’ oldu. Aslında sınıflı toplumlar hikâyesi de son kertede insan türünün evrimleşme diyalektiği ile ilgili bir şey. Sınıflı toplumları bir anomali (sapma) olarak gören bakış, bana hep ‘özcü’ gelmiştir. İnsanı değişmez doğa ile sınırlandıran özcülük (Essentializm), ‘oluşu’ statik bir şey olarak alıp donduran bir kavram. Geçmişe bakarken yaşanmışlığın dışında alternatif olabilirlikler aramak, gelişimin nesnelliğini yadsımak gibi geliyor bana. Olan olması gerektiği için, başka bir ifade ile koşullar onu zorladığı için oluyor.

    Madem öyle,  insanın‘tarihsel özne’liği nasıl bir şey o halde?Uzaydan birileri gelerek bir uygarlık kurup “buyurun efendim” demeyeceğine göre, o gerekliliğin içinde insan iradesi de var. Denklemin tayin edici unsurlarından biri olan ‘ irade’ de verili koşulların basıncı altında şekilleniyor, yön buluyor ya da bastırılıyor. Pozitivizm elbet skolastiğe seküler bir başkaldırı olan Rönesans’ın ürünüydü. Hegel,  Marks, Nietzsche, Darwin farklı kulvarlardamodernizmin çocuklarıydı.  Sürrealizm durağan pastoral hayatın değil, parçalanmış kent yaşamının içinde vücut bulabilirdi ancak. İrade dediğiniz şey de kafasına estiği gibi davranamıyor yani.

    Her çağın farklı farklı çelişkileri olmuş. Hegel diyalektiğine uygun olarak tez-antitez çatışmasından çıkan sentez, kısa süredebaşka bir çatışmanın tezi haline gelmiş. Böylesi sarmal bir süreç gelişim çizgisi dediğimiz.

    “Tarihsel ilerleme”  çokça tartışılan bir konu olsa da, o olmadan da olmuyor. İyiyi aramak, varoluşa içkin bir şey.  İlerleme, Carr’ın deyişiyle, her koşulda herkes için ilerleme anlamına gelmiyor; kendi içinde gelgitleri, çatışmaları, çelişkileri olan bir süreç bu. İnsan türü varoluş yolcuğunda özgürlük değerleri kadar barbarlık, iyilik kadar kötülük, ütopya kadar distopya da biriktiriyor.

    Bütün bunları bana yazdıran çok sevdiğim bir arkadaşımla geçenlerde yaptığım bir tartışma. Konu Kürt meselesinden açıldı. Etnik meseleleri kategorik olarak kendi sınıf algısının dışında görüyordu arkadaş. Ona göre asılolan sınıf çelişkisiydi, bunun dışında her etnik mücadele milliyetçilikti. Tabii burada etnik çelişkinin sınıfsal çelişkiden bağımsız olmadığını izah etmek biraz efor istiyor. Feodalizme karşı ulus devletlerin şekillenişi, bir pazar meselesiydi. 20 yüzyılda ulusal mesele, sınıfsal piramidin en tepesinde duran efendilerin (tekelci sermaye) dünyanın geri kalmış topraklarını sömürgeleştirme politikasının bir semptomu olarak yeni biçimler kazandı. Etnik meseleyi kazıyın, altından bal gibi sınıfsal mesele çıkıyor. Bu işin bir yanı. Başka bir yanı da şu… Hadi diyelim ki, etnik kimlikler öyle sınıfsal filan değil, salt etnik kimlik olmaktan kaynaklanan haklarını talep ediyorlar, bunun anlaşılmayacak nesi var? Hangi kültür, ötekini yok etme hakkına sahip ki. Bütün kültürleri zenginlik olarak telakki edip özgürlükçü bir dünyada yaşamak da var, güçlünün zayıfı tahakküm altına aldığı sonu gelmez savaşların yıkımında kendi soyunu tüketmek de. Siz istediğiniz kadar meseleyi indirgemeci bir bakışla sınıf meselesinde başlatın ve bitirin… Bugünün dünyasında kimlikler diğerleri ile eşit olmak istiyor, etnik boğazlaşmalar insanın canını acıtıyor işte. Ezilen birinin hakkını arayan birine “Ben de eziliyorum, sen de sus, otur” demeye hakkı var mı, yok.

    Pekiyolun bir noktasında uluslar aşılacak mı? Elbette aşılacak. Hatta ben küreselleşme sürecinin, bunun alt yapısını kurduğunu da düşünüyorum. Ama bu olacaksa doğal sentezle olmalı, asimilasyon ve yok saymayla değil. Her kültürden farklı bir çiçek eklenmeli insanlık bahçesine. Kiminden az kiminden çok ama var olanı yaşatarak… Yok saymadan, inkar etmeden, “Güç ben de artık!” demeden…

    Newroz Bayramınız kutlu olsun.


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları