Yıllardır ayrımcılık, önyargı ve hoşgörüsüz dille, insanların zihin örüntülerine siyasetçilerin nefret söylemleri, toplumda olan nefret suçlarına zemin hazırlıyor. Nefret söyleminin uluslararası düzeyde kabul görmüş tanımı 1997 yılında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin nefret söylemiyle ilgili aldığı tavsiye kararında yer almakta. Bu kararda nefret söylemi şu şekilde tanımlanmaktadır: “Irkçı nefret, yabancı düşmanlığı, anti-semitizm ve hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her tür ifade biçimi.”
Geçen hafta tam da bu tanıma uygun açıklama, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan geldi. Beştepe’de düzenlenen ‘İslam İşbirliği Teşkilatı Kadın Danışma Konseyi Genç Kadınlar Liderlik ve Girişimcilik Programı Sertifika Töreni’nde konuşuyor: “… Bugün Türkiye’de hiç kimse, inançlarından, hayat tarzlarından dolayı artık ötekileştirilmiyor. Türkiye’nin mücadelesi tüm ezilenlerin, ötekileştirilenlerin mücadelesidir. Biz adalet istiyoruz.” Bu demeçleri sonrasında, “Rabbim, Peygamberimiz ne diyorlar? Emir çok açık net. Nikahlanın, evlenin, çoğalın. Müslümanın çoğalması şart. Bu konudaki müslüman kadınların hassasiyetine güveniyorum. Türkiye’deki terör örgütü bu konuda çok hassas. En az 10, 15 çocukları var.” diyor.
“Biz ve onlar” denilebilecek nefret ve korku söyleminin kullanıldığı ve bu söylemin 1930’lardan beri görülmeyen bir seviyede arttığını Cumhurbaşkanımız destekler nitelikte. Özellikle ırksal üstünlük fikri, aşırı radikalleşmiş teorik biçimi Alman antisemitik ve nasyonel-sosyalist teorilerde kendini gösteriyor. 1930’larda politika malzemesi olarak kullanılmaya başlanan ve Yahudilere yönelik dini, ekonomik, sosyal, ulusal ve kültürel her alanda tahammülsüzlük ve şiddetin ifadesi haline gelen antisemitizm milyonlarca insanın öldürüldüğü bir savaşın tetikçisi de olmuştur.
Türkiye’de medyanın sık sık taraflı, önyargılı ve ayrımcı bir dil kullandığına tanık oluyoruz. Haberlerde, özellikle de manşetler ve haber başlıklarında kullanılan provokatif, ırkçı ve ayrımcı dil, toplumda düşmanlık ve ayrımcı duyguları tetikleyen, kalıp yargıları güçlendiren birer araca dönüşüyor. İnsan gruplarının izini sürerek, onları günah keçisi ve insanlık dışı ilan ederek, zehirli bir gündem kullanıyor. 1930’larda olduğu gibi, bugünde, doğal kimlik öğesini nefret unsuru olarak kullanma, simgeleştirme bir seçim politikası, oy kazanı olarak görülüyor. Dönemin Cumhurbaşkanı adayı Recep Tayyip Erdoğan, katıldığı televizyon programında, “Benim için Gürcü diyen oldu, afedersin çok daha çirkin şeylerle Ermeni diyen oldu. Ben Türküm” dedi. NTV’de kendisi ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile ilgili çok sayıda kitap bulunduğunu da ifade ederek “Bu kitaplar içerisinde ne Yahudiliğimiz, ne Ermeniliğimiz ne affedersiniz Rumluğumuz hiçbir şeyimiz kalmadı. Düşünebiliyor musunuz? Adam şu anda içerden cayır cayır kitap yazıyor. Ne yapacaksınız bu adamları? Tek yolu var, yargı. Başka yolunuz var mı?” demişti.
Efendim, bu söylemler karşısında bu halkların gideceği bir yargı var mıdır? Yok! Oysa, Recep Tayyip Erdoğan 12 Eylül referandumundan önce, 5 Eylül 2010’da Kazlıçeşme mitinginde de aynı şeyi yapmıştı: “Artık yargı ideolojik davranmayacak. Bana davrandı. Çünkü ben bizzat bunun bedelini ödedim. Yargıtay’da maalesef belli bir mezhebi grup bu noktada öyle yaklaştı. Yaptığım neydi benim? Sadece okuduğum bir şiirdi…” Tercümesi, Hukuk dışına çıkıp karar veren kişilerin inancını belirtmek gerekiyormuş. Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden Alevi kimliğinin topluma ‘vebalı’ gösterilmesinin fitili ilk olarak 29 Nisan 2011’de ateşleniyor. 30 Nisan 2011 Muş Mitingi: “Biliyoruz ki Sayın Kılıçdaroğlu Alevilik kültürüyle yetişmiş bir insandır, Alevidir.” Meydandaki binler: “Yuuuuuuhhh!” Sizin inancınızı binlerce kişi aynı anda yuhlandı mı ? “Orada yuhalanan Alevilik değil, Kılıçdaroğlu” diyenlerin Alevifobya’dan haberleri yok mu? Elbette var. Demokraside, bir inancı bir ırkı propaganda malzemesi yapıp ötekileştirme de olamaz.
Erdoğan dönemin başbakanıyken, partisinin İzmir’deki kongresinde konuşuyordu. Diyordu ki Erdoğan: “Biz hiçbir zaman etnik, dini, mezhepsel ayrımcılık yapmadık.” Yukarıda gördüğünüz örnekler ve son söylemi de zaten Recep Tayyip Erdoğan’ın bu tespitini destekler nitelikte değil mi?
Yüzyıllardır dışlanan, kıyımlara uğrayan azınlık gruplar, günümüzde postmodern bir şekilde bazen seçim alanlarında, bazen televizyon programlarında, bazen de kongrelerde “ötekileştirilme” yaşatılıyor. Ötekileştirme, adaletin ve toplum olmanın temeli olan, vicdanın birgün topraklarımıza uğramasıyla bitecek. Gözümüzün içine sokularak yapılan hukuk katliamları ve nefret söylemleri görmezden geliniyor. Vicdansızlık üzerine inşa edilen bir adaletin ve toplumun ömrü ebedi olmaz.







