• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    “Borçlandırma üzerinden yürüyen bir ekonomi var”
    “Borçlandırma üzerinden yürüyen bir ekonomi var”
    21 Aralık 2016 13:07
    Font1 Font2 Font3 Font4
    Bu Haberi Yazdır


    Özgür Müftüoğlu bir iktisatçı. Bir akademisyen. Marmara Üniversitesi’nde hoca. Onu farklı kılan, kendisinin emekçi kesimlerin yanında durması, emek politikasına verdiği önem ve iktisadi adalet adına söz alması.
    Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Siyasi meseleler ve çatışma ortamı ülke ekonomisini olumsuz etkiliyor. Özgür Müftüoğlu ile buluştum ve kendisiyle ekonominin durumunu konuştum…


    Özgür Müftüoğlu… Sol cenahta ekonomiyi en iyi bilenlerden birisiniz. Ekonomi sadece siyaseti değil, hepimizin günlük hayatını etkiliyor. Bu yüzden bu çatışma ve gerilim ortamının ekonomiye etkisini okurlarımızın merak ettiği düşüncesiyle size geldik. Söyleşi tekliğimizi kabul ettiğinizi için teşekkür ederim.

    Ben teşekkür ederim.

    Türkiye’nin şu andaki ekonomik durumu nasıldır?

    Türkiye’nin böylesine bir kargaşa ve gerilim ortamında, bombaların patladığı, suikastların geliştiği bir ortamda ekonomi konuşmak yersiz olabilir ama bir yandan da çok isabetli… Çünkü bütün bunların kaynağında ekonomi var. Hem neden itibariyle var hem de tüm bu yaşananların sonuçlarının ekonomik bir yönü var. Nedenlerine baktığımızda, çok uzatmayım ama tüm dünyada küreselleşme süreci eşitsizlikleri olabildiğince artırdı. Hem toplumun içindeki eşitsizlikleri hem de ülkeler arasındaki eşitsizlikleri inanılmaz boyutlarda artırdı. Daha fazla enerji kaynağına ulaşmak, ucuz enerji kaynağına ulaşmak, pazara ulaşmak bir paylaşım savaşına, 1. ve 2. Dünya savaşlarında olduğu gibi bir paylaşım kavgasına yol açtı. Bütün dünyada belki de güçlerin, dengelerin ekonomik temellerde yeniden oluştuğu bir sürece girdik. Bu da büyük ölçüde Ortadoğu coğrafyasında ortaya çıktı. Dolayısıyla buradaki bütün gerilimler, çatışmalı ortam Türkiye’ye de elbette yansıdı. Bütün bunlar doğrudan ekonomik sonuçları da beraberinde getirdi. Hem Türkiye hem dünya ekonomisi son derece karmaşık bir yere doğru gidiyor. Krizden artık çıkış bulamadığı, dolayısıylaçatışmaların, kavgaların, savaşların daha yoğunlaştığı bir yere doğru gidiyor. Bunun yansımalarını görüyoruz burada.

    Tam da bu noktada, Türkiye’nin ekonomisi ne durumda?

    Bu çerçevede baktığınız zaman Türkiye’nin ekonomisi iyi durumda değil. Şundan dolayı değil… Herşeyi bir tarafa bırakırsak, Türkiye’nin yapısal olarak küresel ekonomilere göre gücü son derece sınırlı. Çünkü teknolojiüretemiyor, küresel rekabete emek yoğun alanlarda giriyor. Bu ülkeler küreselleşmeyle birlikte ucuza üretimler gerçekleştirebiliyorlar. Türkiye burada rekabet etmekte büyük sıkıntılar yaşıyor. Üretim yapamıyor, bunun üzerine ekonomide daha çok inşaat sektörüne, yola vs. yöneliyor. Bunun üzerinden yürütmeye çalışıyorlar.

    Niye inşaat?

    Şundan dolayı inşaat… Bir kere inşaatın birkaç tane önemli özelliği var. Bir, çok nitelikli iş gücü gerektirmiyor. İkincisi rekabet etmiyorsunuz, kendi elinizdeki toprağı taşı, çimentoyu alıyorsunuz onlardan betonlar yapıyorsunuz. Kamu arazilerinin büyük çoğunluğu toplumun…Orman ve tarım arazilerini inşaat alanları haline dönüştürüyorsunuz. Bu bir taraftan istihdam yaratıyorsunuzbir taraftan da başka bir sürü sektörü besliyor. Örneğin İstanbul’da şimdi kocaman vinçler, kamyonlar görüyorsunuz… Bütün bunların üretimini de teşvik eden bir yapı inşaat. Dolayısıyla inşaat burada itici sektör olarak düşünülüyor. Ve inşaatla ekonomiyi canlı tutmak, ayakta tutmak gibi bir politika izleniyor. Ama nereye kadar! İnşaatın bir sonu var. Beton yaptınız, ağacı kestiniz, denizi doldurdunuz ama bunun bir sonu var ve bu artık sürdürülemez vaziyete geliyor. Bir noktada sürdürülebilir bir durum değil. Çünkü siz gerçek anlamda değer üretmiyorsanız, uluslararası piyasada katma değer yaratmıyorsanız bir yere kadar götürüyorsunuz ama o bir yerden sonra tekrar tıkanıyorsunuz. Türkiye ekonomisi de bu şekilde… Dolayısıyla kalıcı, sürekli olabilecek bir ekonomik tedbir değil inşaat. Ama buna doğru yöneldiler.

    20161220_105858 - Kopya

    Türkiye halkının alım gücü var mı? Şunu hatırlıyorum ben, ABD ‘de de bir ara böyle yapmıştı Mortgage kredileri vardı. Sonra bunlar battı. Türkiye’de böyle bir durumla yüzleşir mi? Böyle bir tehlike yok mu?

    Vardır tabi… İnanılmaz derecede, hane halkı borçları arttı. Herkes kredi kartı borcu, ev borcu, otomobil borcu içinde. Müthiş bir borçlandırma üzerinden yürüyen bir ekonomi var aynı zamanda. Çünkü istihdamın yüzde 68 ücretli… Bu kesimin ücretleri hem düşük hem de iyi güvenceleri yok. Dolayısıyla yarın ne yapacağı belli değil. Bugün bu krediye giriyor ama işi ne kadar sürer?! Hiç kimsenin üç yıl, dört yıl ben artık bu işte kalacağım, diye bir garantisi yok. İşsiz kalma olasılığı çok yüksek. Ondan dolayı da bu borçlanma yürüyor, mecburen bir borçlanma var. Ekmeği bile kredi kartıyla alıyor, karpuzu kredi kartıyla alıyor. Ama bunlar da bir süre sonra sektör gibi tıkanacak. Çünkü o borçlar nasıl döndürülecek? O da ciddi bir sorun. Zaten Türkiye’de iç piyasa olabildiğince tıkanmış vaziyette. O yüzden buradan kaynak yaratmak da zorunlu. Bireysel emeklilik sigortası vs. gibi yollarla finans sektörünü beslemeye çalışıyorlar ama esasına baktığınızda normal bir ekonomi dengesi, düzeni içinde yürüyen bir yapı yok.

    İşçiler dedik… İşçilerin ücretleri az ve geçinemiyorlar. Bunun yanı sıra bir de OHAL süreci var. Emekçiler işlerinden uzaklaştırılıyorlar. Emekçi kesim nasıl etkilendi bu OHAL sürecinden?

    Şimdi bir kere şunu söyleyelim.Doğru aslında…Biz onu hemen o zaman da tespit etmiştik. OHAL süreci, darbe girişimi süreci esasen öncelikle emekçileri vurur. 15 Temmuz için “Allah’ın lütfudur,” denmişti ya. Binalı Yıldırım mayıs ayında 65. hükümeti kurduktan sonra hemen programı açıkladı. Büyük ölçüde önümüze koyduğu şeylersermayeye destekleme, kamu kaynaklarını sermayeye açacak bir politikaydı. O dönemde demokrasi vardı, demek istemiyorum ama o dönemdeki koşullarda dahi, insanların biraz örgütlenebildikleri düşüncelerini ifade edebildikleri koşullarda dahi bunun geçerli olabilmesi ve hayata geçirilebilmesi çok mümkün değildi. 15 Temmuz olur olmaz hızla hükümet ne yaptı, diye bakıyorsunuz. Bakın, 30 Temmuz’da hızla bir yasa teklifi getirdi. Varlık Fonu dediğimiz bir yapıyı hayata geçirmeye çalıştı. Bütün kamu kaynaklarının -kamu kaynağı derken devletin elindeki varlıklar, askeri araziler vs. gibi anlaşılmasın. İnsanların oturdukları yerler, tarlalarını suladıkları su, her türlü varlığı düşünün- sermayeye kaynak olarak aktarıldığı bir Varlık Fonu diye bir yasayı çıkardılar. Burada sermayeye teşvikler sağladılar. OHAL’le beraber bu kadar büyük bir darbe teşebbüsü yaşadığı, Türkiye’nin büyük bir tehlike atlattığı söyleniyor. Bunun arkasından sermayeye büyük bir olanak sağlamasının amacı “Sermayenin politikalarınakarşı değiliz, sizin önünüzü açacağız. Buraya gelin, yatırım yapın,” mesajını verdi. Sermaye çıkmasın kaygısı ile… Şimdi sermayeye yönelik bütün bu teşvikler işçilerin, halkın cebinden çıkıyor. Bunu zaten 2017 bütçesinde çok net görmeye başladık. Çünkü bütün bu kaynaklar halkın kaynakları. Devlet geliyor kamulaştırıyor. Yavuz Sultan Selim ya da Orhangazi Köprüsü’ndeki gibi araç geçse de geçmese de devlet, yatırımı garanti ediyor. Böylece bir teşvik yürüttü ama dediğim gibi esas olan, kaynağın nereden geldiğidir. Bu kaynaklar büyük ölçüde halkın cebindengelmektedir. Mesela 2017 bütçesinde de MaliyeBakanlığı 32,4 milyar destek öngörüyor sermayeye. Çok büyük Özel Tüketim Vergisi, ithalden,dâhilîden alınan KDV’lerle bunu temin etmeye çalışıyor. Burada aslında toplumun hem doğal kaynakları, hem yaşam alanları hem de cebinden sermayeye kaynak aktarması söz konusu.Örneğin kamu yararına İŞKUR’un eğitim ve istihdam programı diye bir programı var. Bugün bakın, birçok markette birçok iş yerinde bu programların uygulandığı, kapılarda asılıdır. Burada çalışan bütün işçilerin ücretini, sigorta primini devlet veriyor. Yani işveren işçiyi çalıştırıyor, onun üzerinden kar ediyor ama ücretini devlet veriyor. Günlük 50 lira işte bir yıl boyunca… Dolayısıyla bu ücreti biz toplum olarak vermiş oluyor. Dolayısıyla bu toplumu daha da yoksullaştıran bir politika haline dönüşüyor. Bir noktayı daha vurgulamak lazım… Oda şudur; özellikle 2017 bütçesinde-2015-2016’da da benzerdi ama bunda çarpıcı bir şekilde gözüküyor- Emniyet Genel Müdürlüğü, Milli Savunma Bakanlığı bütçeleri yükseliyor. Yani savunmaya, güvenliğe yönelik harcamalar artıyor. Bu da hem içerdeki hem dışardaki çatışma ortamının, savaş politikalarının sonucu olarak ortaya çıkıyor. Silaha harcanan para, güvenlik için harcanan para da yine toplumun cebinden çıkıyor. Devletin sağlaması gereken sosyal hizmetler, sağlık,eğitim gibi harcamalar yerine savaşa harcanmış oluyor kaynaklar. Savaş bütçesinin faturası yine topluma çıkıyor.

    20161220_105710

    İşçi sınıfı ülkenin demokratikleşmesinde inisiyatif sahibi olabilir mi?

    Şöyle söyleyeyim… Demokraside en ufak bir oynamada bulunduğunuzda,ilk yansıması işçilere olur. Çünkü bir toplumda demokrasinin oluştuğu yer işyeridir. Bir işyerinde demokrasiyi oluşturamazsanız, toplumda da demokrasi oluşmaz. Dolayısıyla burada özellikle işçilerin söz hakkını, örgütlenmesini engellemek söz konusu. Biz bunu en çarpıcı biçimde iş cinayetlerinde görüyoruz. Çünkü işçi “Ben bu ortamda zorlanırım, şunu yaparsam tehlikeli olur” dediğinde işten atılmaktan korkuyor ve susuyorsa, bunlar sonradan iş cinayeti olarak karşımıza çıkıyor. Kasım ayına kadar 1816 işçi öldü bu sene içerisinde. Yılsonuna kadar korkarım 2000 bine yaklaşacak. Soma’da biliyorsunuz 301 işçi bir anda ölmüştü. O yılı nerede ise geride bırakacak. Hani demokrasi diyoruz ya… Demokrasiolmamasınınsonucunuburalarda görüyoruz. Örgütsüzlüğünde görüyoruz. Bu gün Türkiye’de emekçilerin örgütlü oldukları çok az sektör var. Toplusözleşmelerin bir miktar da olsa geçerliolduğu işçilerin oranı toplam işçilerin yüzde 4,5… Ancak bu kadar bir oran kendi ekmeği üzerinde söz sahibi. 12 Eylül darbesinin düzeni hala geçerli. Bugün hala aynı endişe var. Örgütleneni işten çıkartıyor işveren. Sendikaları her zaman bir ayak bağı olarak görüyorlar. Burada da temel gerekçeleri rekabet… Rekabet var, onun için işçinin tepesine binelim, böyle rekabet edelim politikası var. Bu da çalışan kesimler üzerinde daha fazla baskı yaratıyor.

    Ülkede iç barışın olmaması üretim ve yatırımları nasıl etkiler?

    Tabii, doğrudan doğruya etkiliyor. Bunu zaten her şeyde görebilirsiniz. Dedik ya, demokrasi dediğimiz şey,barıştır. Demokrasinin olmadığı yerde barış olamaz. İkisi birlikte yürümesi gereken şeyler bunlar. Barış ve demokrasi mücadelesini her zaman birlikte anarız. Bunları birbirinden ayıramayız. Bir taraftan milliyetçi duygularla toplumun ayrıştırıldığı, kimliğinden, cinsiyetin dolayı ayrıştırıcılık yapıldığı bir yerde demokrasiden bahsedemezsiniz. Bu şekilde ekmeğinizi büyütemezsiniz. Hakkınızı alamazsınız. Buradaki esas mesele barıştır. Barış emekçi kesimlerin en çok sahip çıkması gereken şeydir. Bizim yıllardır söylediğimiz şey, buydu. Çünkü onlar buna sahip çıkmadıkları sürece ne demokrasiyi sağlayabilirler, ne de kendi ekmeklerini büyütebilirler. O yüzden barışın, iç barışın buradan oluşturulması gerekiyor. Bunun temel alanı da yine iş yeri… Bugün bakıyorsunuz, fabrikadaatölyede, tarlada Kürt işçi de, Türk işçi de Çerkeş işçi de birlikte çalıyor. Aynı ücreti alıp aynı koşullarda yaşıyorlar. Aslında barışın da kardeşliğinde de en iyi sağlanacağı yerler buralar. Aynı kaderi birlikte paylaşıyorlar. Ama sistem ayrışmayı tam da burada ortaya koyuyor.Milliyetçi ayrışma daha çok işçiler arasında gözüküyor. Herhangi bir durumda ilk milliyetçileşen işçiler oluyor. Tam da burada çok dikkatli olmak lazım. Eğer barışı kardeşliği birlikte yaşayacaksak, onlarla olacak bu. Başka türlü mümkün değil.

    20161220_105819

    Dolardaki yükseliş ekonomiyi ve siyaseti nasıl etkiledi?

    Aslında oda bir neden sonuç ilişkisi… Uluslararası küresel nedenleri var doların yükselmesinin. Burada çok önemli problem, doların yükselmesinden çok Türk parasının değer kaybetmesi… Bizim sorunumuz aslında bu.Dolarınartması bir yana Türk parasının değeri düşüyor. Türk parası neden değer kaybediyor, diye baktığımızda, hep bu konuştuğumuz nedenler… Yani siyasi, ekonomik istikrarsızlık… Bir taraftan yatırım gelmiyor. Tüketim yapacak insanlar ne alacaklarını bilmiyorlar. Çünkü yarının ne olduğu belli değil. Siyasi olarak belli değil. Siyasi güvenin oluşturabileceği ortam yok. Her gün yeni bir olayla, kötü bir olayla uyanılan bir ülkede kim nasıl ekonomik faaliyetini yürütebilir? Dolayısıyla biraz önce de söylediğim küresel rekabetteki zayıflıklar, teknoloji ve katma değer üretilememesi, buna uygun sermaye birikiminin olmaması, nitelikli iş gücünün olmaması, artan bir şekilde eğitimin daha da niteliksizleştirilmesi, inanç temelli eğitim sistemine terk edilmesi, düşünceyi geliştirecek insanın yetişmesinin önünün kapatılması da önemli nedenler… Bunların demokratik olduğunu söylemek mümkün değil. İstikrarsızlığa düştüğünüz zaman –ki bunda savaşın çok önemli bir rolü var. O da istikrarsızlığın temel nedenlerinden biri- işte, bu kredi derecelendirme kuruluşları vs. kredi notunu düşürüyor. Güvenmediğiniz birisine, işi iyi gitmeyen birine para verirken nasıl zorlanırsınız, maliyeti yükseltirsiniz, daha pahalıya verirsiniz. Ayın şekilde Türkiye istikrarsız olduğu sürece kredi maliyetleri de artıyor. Dolayısıyla bir tıkanmışlık var. Burada bir noktada hükümet Ortadoğu sermayesine, Arap sermayesine güveniyor. AB’ne kafa tutuyor vs. Ama şöyle açık bir şey var ki, Türkiye ihracatının, ithalatının çok büyük bir bölümünü Avrupa ile yapıyor. Hani burada siz ne derseniz deyin, o ekonomik dengeler içerisinde bunun gerçekçi bir şekilde olması mümkün değil. Türkiyebir rejim değişikliğine gidebilir. Başka ülkelerde maalesef örnekleri vardır bunun. Bu durumda çok hızla gerileyen, laik düzeni de dâhil olmak üzere daha geriye giden, daha yoksullaşan, daha totaliterleşen bir yönetim altında varlığını sürdürmeye çalışan bir ülke haline de gelebilir. İşte Türkiye’deki demokrasi güçlerinin bunu engellemek için en geniş tabanda demokrasiyi tekrar tesis etmesi, Türkiye’nin daha demokratik, laik, barış içinde yaşayacağı bir ortamı sağlayacak çabayı göstermesi gerekiyor.

    Türkiye’de barışın sağlanması nasıl mümkün olabilir?

    Burada şöyle bir durum var… Siz hani otokratik tek adam rejimindeyseniz, demokrasi kurum ve kurallarıyla işlemiyorsa, o tek adam o yanlışla beraber toplumu da sürükler gider. Demokrasinin en önemli ve geliştirici olan yönü çok sesli olması, herkesin kendi bulunduğu alandan rahatça sözünü söyleyebilmesi, o hataların azalması ve toplumun daha ileriye gitmesinin yolunu açacak olmasıdır. Bu, tarihsel süreçte görülmüştür. Dolayısıyla bizim burada yapmamız gereken, burjuva demokrasisinin en temel özelliği olan -asgari düzeydeki demokrasinin diyelim- kurallarını da oluşturan yasama, yürütme, yargının; erkler ayrılığının olduğu, çok daha aktif bir parlamenter sistemin geçerli olduğu bir yapıyı savunmaktır. Türkiye’nin her bir metrekaresindeki insanların eşit oldukları, en temel haklarını kullanabildikleri bir zemin üzerinden birlikte hareket etmek, bu süreç karşısında birlikte durmak lazım. Yoksa hakikaten bu hızla giderse Türkiye, belirsizlik içine gidiyor. Daha sonra kurtulacak, çıkacak yer bulmak daha da zor olacak. Dolayısıyla çocuklar için Türkiye’nin geleceği için bu birlikteliği artık şusuna busuna, fraksiyon ayrımına bakmadan en geniş zeminde kurmak lazım artık. Çünkü vakit çok geçiyor. Yani bu hem ekonomik hemsiyasi bir mesele… Hepsi birbirine bağlı. Esas olarak da insani bir mesele… Çünkü insanlar ölüyor aynı zamanda.

    Benim sormadığım ya da unuttuğum bir şey kaldı mı?

    Valla her şeyi konuştuk.
    Çok teşekkür ederim.
    Ben teşekkür ederim.


    Yorumlar



    İlgili Haberler