Önce KCK’nin eylemsizlik kararı, ardından başlayan Demokratik Özerklik süreci çerçevesinde kurulan Demokratik Çözüm çadırları ve kitlesel sivil itaatsizlik eylemleri –ki bu eylemlerin ilk doruk noktası PKK lideri Abdullah Öcalan’ın doğum gününde Amara’daki devasa kutlama oldu- bütün bu yeni tip politika pratiği AKP hükümetini ve başta Genelkurmay olmak üzere bütün diğer iktidar ortağı güç odaklarını fena telaşlandırdı. Eh, telaşın sonu provokasyondur egemenler açısından, bildikleri yol yordam budur. Ve işte geçtiğimiz günlerde, Şırnak’ta üç, Bingöl’de dört, Hatay’da yedi HPG’li gerilla katledildi. Tam da Abdullah Öcalan’ın son görüşme notlarında sivil itaatsizlik eylemleri sırasında halkın şiddet yöntemlerine başvurmaması telkininde bulunduğu, KCK’nin kendilerine saldırılmadığı sürece tetik düşürmeyeceğini açıkladığı ve Kürt halkının her zamankinden kitlesel biçimde barışı seslendirdiği ve sesini bütün dünyaya duyurduğu bir dönemde yapılan bu provakasyonların amacı Kürtler’in nasırına basıp onların barıştan ümidini kesmektir. Ama Kürtler engin tecrübeleriyle bu oyunu boşa çıkaracaktır. Siyaset bu kadar gayrı ahlaki midir ki, iki yıl önce açılımdan söz eden iktidar partisi AKP şimdi seçim sathımailinde birkaç milliyetçi-şoven seçmenin oyunu almak için gencecik insanların öldürülmesine göz yumuyor ya da bizzat bunu emrediyor. Evet, elbette burjuva siyaseti bu kadar gayrı ahlaki bu ülkede ama yine de AKP’yi ateşle oynamaya iten asıl şey, Türkiye burjuva siyasetinin barış konusundaki cehaletidir. Yani Türk egemenleri Kürtler’in barışçıl kitle eylemleri karşısında çaresiz ve araç gereçsiz kalmıştır. Kavramsız kalmıştır. İnsan kavramlarla düşünür. Kürtler modern siyasetin ve özgürlük pratiğinin kavramlarını bilerek ve yerinde kullandıkları için perspektifleri Türk siyasilerin çok ilerisinde. Daha düne kadar acaba kaç Türk siyasetçi sivil itaatsizlik diye bir kavramdan haberdardı? Sonra da bizden öğrendiklerini bize satmaya çalışıyor, çarşafa dolanınca da silaha sarılıyorlar. Barış siyasetinin karşısına koyabilecekleri bir şeyleri yok. Yani, siyasi bir atalet, kavramsal açıdan bir cehalet ve insani açıdan bir sefalettir bu yaptıkları Kürt halkının büyük kalkışması karşısında.
Başbakan her gittiği yerde dinden, imandan bahsediyor ama onun önceliği hep siyaset ve iktidar. Din onun için bir araç. Hani Karl Marx, “Din toplumun afyonudur” diyor ya Başbakan galiba bunu iyi ezberine almış. Kürtleri inkar ve imha politikasında laikçi Genelkurmay ile kol kola dini araç olarak kullanıyor. Şimdi de bölgeye özel imamlar göndererek din adamlarını özel istihbaratçılara, özel timcilere, koruculara, kontralara, Jitem’cilere indirgiyor. İnsanın kutsalını böylesi indirgemek caiz midir? Bu da aslında AKP’nin çaresizliği. Kürtler’in Demokratik Özerklik çerçevesinde alternatifler üretme yeteneği egemenleri şaşırtıyor. İki haftadır Bölge’de Kürtçe vaazların ardından kılınan toplu Cuma namazları karşısında ne yapabilirler? Ey Başbakan, senin niye zoruna gidiyor halkımın namazı, niyazı? Nerede senin din kardeşliğin? Latin Amerika’da din adamları bir dönem diktatörlere karşı gerillaların yanında yer almış, Nikaragua, El Salvador’da çok sayıda din adamı işkenceye uğramış, katledilmişti. Halkın afyonu olmayı reddeden bir din anlayışı seni rahatsız mı etti? Kürtler’in geldiği bu aşamada daha çok rahatsız olacaksın, haberin ola.
Ve işte tam da burası bir selamın ve bir minnet ifadesinin yeridir: Ey Özgür Gündem, seni okurlarına ulaştırmak için hayatını ortaya koyan ve katledilen onlarca dağıtıcı, muhabir, yazar bugün aramızda değil, onların anısı önünde saygı ile eğiliyorum. Yakıldın, çetelerin kurşunlarına, bombalarına maruz kaldın, katledildin, öldürüldün ama bu halk seni unutmadı. Bak yine aramızdasın ve eskiden olduğu gibi yine mücadelenin en önündesin. Arramıza hoş geldin dostum.







