Ceren Sözeri, genç kuşağın parlak akademisyenlerinden. Galatasaray Üniveristesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi. Ancak Sözeri akademinin fildişi kulesinde kalmıyor, aynı zamanda bir aktivist olarak saha da çalışıyor. Barış için Akademisyenler bildirisinin ilk imzacılarından olan Ceren Sözeri, geçen hafta gazetecilerin başlattıkları Haber Nöbeti kampanyası çerçevesinde çatışma bölgesinde çalışan gazetecilerle dayanışma için Diyarbakır ve Mardin’deydi.
Ceren Sözeri ile buluştum ve kendisine hem Haber Nöbeti’nin faaliyetlerini hem de bölgede gazeteciliğin koşullarını sordum:
Ceren Sözeri, geçen hafta Haber Nöbeti kampanyasının çerçevesinde Bölge’de, Diyarbakır’daydınız. Biz de hem Haber Nöbeti’nin ne olduğunu hem de oradan izlenimlerinizi okurlarımızla paylaşmak istedik. Söyeşi teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.
Haber Nöbeti için Bölge’deydiniz. İzlenimleriniz nedir?
Yani gazeteciler açısından mı?
Her ikisi de. Hem gazetecilerin durumu nedir, hem de halkın?
Yani ben aslında açıkçası çok Diyarbakır’ı bilen bir insan değilim, ondan sonra, çocukluğumda gitmiştim, çok da fazla Diyarbakır’da kalamadım, çünkü işte Haber Nöbeti dediğimiz şey haber nerede bizim oraya gitmemiz gerekti. Haber de o sırada işte Mardin’de ve Nusaybin’deydi. Sonuçta iki günü orada geçirdik. Ama genel olarak şöyle bir toparlama yapmam gerekirse halkta da gazetecilerde de, hemen herkeste, görüştüğüm herkeste çok ciddi bir öfke olduğunu gözlemledim ben. Her şeye çok öfkeliler, mesela bize de kızgınlar, “geç geldiniz” diye sitem ettikleri de oldu.

Şikayetleri, Batı’da olan tepksizlik mi?
Evet, tepkisizlik. “Sesimizi duyurmuyorsunuz, o medya sesimizi duyurmuyor, siz duyurmuyorsunuz, bizi burada yalnız bıraktınız” tepkisi. Öteki taraftan da tabii bu operasyonlar, olan bitenler, işte sokağa çıkma yasakları, bu ablukalar çok ciddi bir şey yaratıyor, bir aşağılanma duygusu yaratıyor, ona bir öfke var, yani konuştuğum hemen herkesten, gazetecilerden olsun, toplumdan, “biz bu memleketin vatandaşı değil miyiz, neden bize böyle bir muamele yapılıyor, neden eşit değil, hani biz de şeydik, hani kardeştik?” yani, sürekli böyle bir şeyle, bu öfkeyle karşı karşıya kalıyoruz.
Gençlerden mi geliyor bu tepkiler?
Gençlerden de geliyor ama daha çok orta yaş üzeri, yani evlerini şey yapamayanlardan, geçimlerini sağlayamayanlardan, örneğin işte bir taksi şoförü bizi sabahleyin aldığında biz gittiğimiz gece yarısı Sur’un tamamında sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. Sabah geçerken adam dedi ki, “Ben evden çıktım”, Sur’da oturuyormuş, ondan sonra “bizim orası sokağa çıkma yasağı olmuş, çıkabiliyorsun giremiyorsun, karım orada kaldı, ailem orada kaldı, ne yapacağımızı bilmiyoruz”, işte bu soğuk kış şartlarında insanlar taşınmaya çalışıyorlar, o taşınmaya çalışırken aynı zamanda orada başka bir rant ekonomisi oluşmuş, yani…
Ne gibi bir rant ekonomisi?
Yani işte hani eşyaları daha pahalıya taşıma, ev kiralarında artış vesaire gibi şeyler olmuş, yani bu durumdan çıkar sağlamaya çalışan insanlar da türemişler o şeyde, işte insanlar evlerinin yağmalanmasından korkuyorlar yani bir taraftan evlerini terk etmek zorunda kalıyorlar çatışmalar yüzünden ama bir taraftan da evleri yağmalanacak mı ne olacak, eşyaları ne olacak, ondan endişe ediyorlar. Yani bu şartlara zorlanmış olmaktan dolayı öfkeliler yani, bir kısmının ben mesela bu hendekler mevzuunda öfkeli olduğunu düşünüyorum yani, baştan beri savaşın şehrin içine taşınmasından çok da hoşlanmamış olduklarını anlatan insanlar var. Fakat bu operasyonlarla birlikte iş öyle bir raddeye geldi ki kimsenin hendekleri falan eleştirecek durumu kalmamış orada. Yani mecburen artık o hendekleri de savunuyor o halk. Mecburen o hendeklerin arkasında duruyor. Bunlar benim gözlemlerim tabii, yani üç günlük. Çok zor şartlarda çalışıyorlar gerçekten. Hayatları tehlikede ondan sonra yani anlattıkları olaylarda çoğu zaman iki saniyelik bir şey hayatlarını kurtarmış. Ondan iki saniye sonra geçseydim ölmüş olacaktım şimdi veya işte ne bileyim iki saniyede karşıya geçemeseydim, bir geç kalsaydım ölecektim falan gibi bir sürü hikaye var yani. Hayatlarını tehlikeye atarak, hiçbir teçhizatları yok yani, her an her yerden çatışma vesaire olabiliyor, ne bir çelik yelek ne bir kask falan, bir taraftan zaten ekonomik olarak sağlayabilecek durumları yok. İkincisi de zaten hani öyle bir kıyafetle geziyor olmak aynı zamanda da açık hedef haline gelmek demek. Yani her taraftan özellikle polis açısından, asker açısından gazetecilerin teröristten farkı yok. Yabancı gazeteciyse ajan, yerli gazeteciyse terörist.
Peki habercilerin durumu, psikolojisi nasıl orada? Görevlerini yapabiliyorlar mı?
Çok da iyi yapıyorlar, gayet idealist biçimde yapıyorlar görevlerini, ondan sonra hani burda herkes ah vah ediyor medya bitti diye, vah vah gazetecilik öldü falan diye, orada gazetecilik ölmüş değil, oradaki insanlar kısıtlı olanaklara rağmen ondan sonra büyük bir idealizmle görevlerini yapmaya çalışıyorlar, ellerinden geleni yapıyorlar.
Can güvenliği olmamasından ürkmüş değiller mi?
Can güvenliğinden endişe ediyorlar ama bu onları şey etmiyor yani haber yapmaya yine devam ediyorlar. Mesela Refik Tekin’i ziyaret ettik, vurulan İMC kameramanı, şimdi Refik Tekin’i ayağından vurdukları halde çekim yapmaya devam etti, biz bunları seyrettik sonra Refik Tekin’i hastaneye götüreceklerini zannederken kaymakamlığın önüne götürüp orada hakaret edip darp etmişler.

Yaralı haldeyken mi?
Yaralı haldeyken. Yerlerde sürüklemişler falan, ondan sonra hastaneye götürmüşler. Hastaneye götürür götürmezde bu sefer tekerlekli sandalyeye oturur oturmaz kafama yüzüme yumruklar gelmeye başlamış.
Gözaltına almışlar değil mi?
Hayır gözaltına almamışlar, gözlem altında tutmuşlar hastanede. Yani yakınlarının onu ziyaret etmesi mümkün olamamış, yalnız kalmış. Ondan sonra ama sonuçta ameliyat olmuş Mardin’de. Şimdi evinde yatıyor.
Durumu nasıl?
Şimdi durumu iyi ama bir iki ay yatması gerekecek. İyi bir tedavi, iyi bir bakım sonrası iyileşecek. Refik mesela bunları yaşamasına rağmen Refik’in tek derdi benim oraya gidip haber yapmam lazımdı, şu anda hiçbir şey yapamadığım için, burada böyle oturduğum için çok üzgünüm diyordu mesela.
Bu ana akım medyanın sürece yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ana akım medyanın sürece yaklaşmadığını düşünüyorum. Oradan herhangi bir haber yapıldığı falan yok yani, öyle bir şey kimse yapmıyor, herkes işte dün (7 Şubat) medya patronlarını çağırdı, ne konuştular çok merak ediyoruum. Eskiden olsa bir-iki bir şey sızdırırlardı. Benim tahminim işte bu Suriye’ye girme konusunda…
Öyle bir şey görüyor musunuz? Suriye’ye girebilir mi Türkiye?
Yani ben bugünkü yandaş medyanın, havuz medyası yazarlarında öyle bir coşku gördüm. Bilmiyorum girebilirler mi, öyle bir şey yaparlar mı…
Cumhurbaşkanı da daha önceki 1 Mart Irak teskeresi için bazı AKP’lilerin işte teskereye onay vermemelerini eleştiriyordu.
Evet.
Yeni bir teskere yolda, onu mu ima etmeye çalışıyor?
Bana öyle geliyor. Yani tekrar aynı başarısıszlığı yaşamayalım gibi birtakım cümleler kuruldu. İşte bugün öyle bir gazetenin genel yayın yönetmeni savaş zor ama girmemiz lazım diyor. Yani anladığım kadarıyla böyle bir savaş hazırlığı var, herhalde de genel yayın yönetmelerini veya medya patronlarını bunun için topluyor. Dünyanın neresinde basına kapalı basın toplantısı yapılır? Medya patronlarını biraraya getirip ne olduğunu açık bir şekilde konuşması lazım veya medya patronlarının bunu bize söylemesi lazım. Orada ne olup bittiğini bilmiyoruz. Dün akşamdan beri Cizre’den haber alamıyoruz yani bir havuz medyasının hükümete yakın medyanın hükümet tarafından yalanlandığı bir dönemden geçiyoruz. Dün akşam 60 tane ölü var dendi, ondan sonra bu 60 tane ölü sonra gece 30’a düştü, sonra haber kaldırıldı sonra başbakan bunu yalanladı. Şimdi devletin resmi haber ajansı, ki Cizre’de halihazırda dışarıya haber geçebilecek personeli yok, bizden başka kimse kalmadı. Orada TRT muhabirinin, Anadolu Ajansı’nın haber yapabiliyor olduğunu zannetmiyorum. O rakamlar yine oradaki güvenlik güçlerinden alınıyor, hani kim bunu nasıl alıyor veya devlet resmi ajansını devletin kendisi yalanlar mı? Aynı şey işte oradaki Sırp nişancılar içinde geçerliydi. Sırp nişancılar var dediler yine hükümet yalanladı.
İçişleri bakanlığı tarafından yalanlandı.
Evet, artık onlar bile herhalde bu kadar abartmayın diyorlar bu işi.
Yoksa bu haberleri çıkarıp da topluma öyle bir katliama hazırlamak mı istiyorlar?
Bunu bir şey için yapıyor olmaları lazım. Öyle de olabilir çünkü ellerindeki tek resmi kaynak hükümet veya güvenlik güçleri. Zaten bu terörist sayıları havalarda uçuşuyor yani. Birine bakıyorsun 1000 tane terörist öldürülmüş, Şırnak’ta 500 terörist öldürülmüş. Biz biliyoruz, ölen kadınları çocukları biliyoruz, hiçbir yerde sivil ölümlerden bahsedilmiyor ana akımda da, hükümet medyasında da. Sanki hiç sivil öldürülmemiş hepsi teröristmiş gibi, sanki o kadınlar, işte Taybet İnan Silopi’de 7 gün boyunca işte yerde kaldı. Bunu göre göre artık orada hani şu kadar terörist öldürüldü demenin insanın gözünün içine baka baka yalan söylemenin çok aşikar yapıldığı bir dönemden geçiyoruz.
Çocuklar da var orada.
Tabii var. Nusaybin’e gittiğimiz zaman o bodrum katındaki yaralıların aileleriyle görüştük. Bir tanesi Azadiya Welat gazetesinin muhabirinin annesiydi. Rona Aktaş’ın annesi Meliha Aktaş, Mehmet Yavuzer’in annesi Hanım Yavuzer görüştüm, Sakine Şiyar’ın ablasıyla görüştüm. Şimdi bu insanların tek istediği bir insanlık koridoru açılması ve insanların o insanlık koridorindan geçip o insanları alması. Devlet diyor ki, biz ambulans gönderiyoruz ama çatışma var, çatışmalarda şeyi vuruyor diyorlar, o insanlar diyorlar ki tamam biz gidip alalım, canlarını tehlikeye atacaklar, vurucaklarsa onları vurucaklar, ona bile izin vermiyorlar. Hani bir de başbakan demişti ya, %99 bitti artık Cizre temizlendi, operasyon bitmek üzere diye, madem bitmek üzere demek ki güvenlik sağlanmış demektir, o zaman neden o yaralılara ulaşılamıyor? Neden oraya HDP’li milletvekilleri dün yine girmek istediler, onlar niye sokulmuyor? Neden gazeteciler sokulmuyor? Oraya neden sağlık görevlileri sokulmuyor? Orada neler oluyor bitiyor hiçbir şeyden haber alamıyoruz.
Evvelsi gün (6 şubat) bizim televiyon programında (Nabız) HDP milletvekili Filiz Kerestecioğlu aynen şunu söyledi; biz İçişleri bakanıyla görüşüyoruz, İçişleri bakanı yanımızda telefon açıyor oradaki devlet güçlerine ve onlarda sen kimsin, seni tanımıyoruz gibi ifadeler kullanıyorlar. Yani gerçektende oradaki kolluk güçleri hükümetten bağımsız mı davranıyor acaba?
Valla ben oradaki kolluk güçleriyle, güvenlik güçleriyle haliyle görüşemedim ama bir başka HDP milletvekili Ali Akalan yaralıların ailelerine geçtiğimiz salı, yani bir hafta önce dedi ki; ”buradaki komutan yani albay geldi, biz bunu yapmak istemiyoruz ama elimiz kolumuz bağlı, devlet yani valilikten emir geldiği için bunu yapmak zorundayız” dedi. Yani o konuda inanılmaz bir kafa karışıklığı var. Bu noktada bazı insanlar asker ve polisi birbirinden ayırıyorlar, yani askerin daha sivil davrandığını düşünüyorlar mesela ama öteki taraftan da özel harekatçılar evet kendilerine daha farklı davrandıklarını, onların doğrudan valilikten izin aldıklarını ya da başka bir birime bağlı olduklarına dair söylentiler var. Ama işin açıkçası bunlar var mı yok mu benim orada gözlemlemem mümkün değil ama anlatılanlar şöyle, mesela sağlıkçılar biz ordayken de görüştük, Cizre’ye gitmek isteyen Batman Belediyesi’ne bağlı sağlık ekibi ve istanbul’dan gelen gönüllü sağlıkçılar Cizre’ye yaklaşıyorlar, durduruluyorlar, durduruldukları zaman kimi belgeleri eksik deniyor, kimi zaman izin verilmiyor deniyor. Biz giderken mesela orada mehter marşı çalıyor. Şimdi bu ne demektir? Niye böyle bir şey yapılır? Veya Refik Tekin darp edilirken sürekli diğer küfürleri söyleyemedikleri için sürekli Türk’ün gücünü göreceksiniz diyorlarmış. Duvarlara Türk’ün gücünü göreceksiniz yazmalar, sanki bir işgal kuvvetiymiş gibi binalara Türk bayrağı asmalar. Mehmet Yavuzer’in annesi demiş ki; ya o bayrakta benim de kanım var, ben de bu ülke için savaştım, neden bana bir düşman gözüyle bakılıyor? Ben de Çanakkale’liyim. Ben başka bir ülkenin mi vatandaşıyım? Sakine Şiyar’ın ablası dedi ki; herkes için koridor açıldı bu ülkede, IŞİD’liler bile tedavi edildi ama niye bize, bu ülkenin vatandaşlarına sağlık koridoru açılmıyor? Suçları da sadece Cizre’de olmak bu arada. Suçu neyse ben o suçu üstlenmeye hazırım, beni alsınlar, kardeşim yaralı onu bıraksınlar dedi. Şimdi bunlar insanların gözünde başka bir algıya neden oluyor. Yani gerçekten düşmanlaştırıldıklarını, başka bir ülkenin vatandaşı gibi davranıldığını düşünüyorlar ve bu onlarda çok büyük bir öfke ve aynı zamanda bir kopuşa neden oluyor. Yani oradaki siyasetçilerin korkularında bir tanesi de eğer bu operasyonlar bu şekilde bu şiddetiyle devam ederse, örgütün de şehirlere ineceği, ondan sonra kıyametin kopacağı yönünde. Umarım öyle bir şey olmaz ama mesela dün akşam Cizre’de olanlar gibi tahrik etmeye devam edilirse bu üzücü bir şey.

Çok sayıda askerin istifa ettiği söyleniyor. Bu konuda bir şey duydunuz mu?
Ben duymadım ama CHP’li milletvekili söylemiş, Fikri Sağlar.
Biraz da barışı konuşalım. Gazeteciler başka ne gibi çalışmalar yapmalı barış için?
Valla barış için gazetecilerin yapacakları hiçbir şey yok öyle söyleyeyim. Buradaki gazeteler tabii ki dillerini değiştirebilirler ama gerçekçi konuşmak gerekirse böyle bir kutuplaşma içinde gazetecilerin yaptığı şeylerle değişek bir durum değil. Bu gazetelerin bir kısmı zaten hükümete bağlı, hükümet ne diyorsa onu yapıyor, bazen şöyle şeyler de oluyor tabii; hükümeye yakın medya kuruluşları ya da hükümetin medya kuruluşlarının bölge muhabirleri de çok kötü durumda. Diyorlar ki; biz gerçekten ne terörist diyoruz, ne şehit diyoruz, haber bile yapmıyoruz bunları, şurada bir kişi öldü diye geçiyoruz bunları. Ama işte onlar Ankara’da, İstanbul’da şu kadar terörist öldürüldü diye geçiyor. Biz burada çok zor durumda kalıyoruz çünkü insanlar bize tepki gösteriyor, adımızı yazmasınlar istiyoruz ama yine de bizim olduğumuz belli oluyor. O şiddet gazetecileri de etkiliyor fakat şu an içinde bulunduğumuz kutuplaşma gazetelerden çıkıpta barış gazeteciliği yapması, barışın sözcülüğünü yapması hayal maalesef. Siyasetçilerin bu dilleri değişmedikçe, siyasetçiler barış yönünde adım atmadıkça bu değişmeeyecek. Bizim şu anda haber nöbetinin amacı bu, yapılabilecek en önemli şey oradaki gerçekleri mümkün olduğu kadar ortaya çıkarıp duyurmak ve de oradaki meslektaşlarla dayanışma içerisinde olmak. Şu anda kısa vadede yapılabilecek şey o çünkü hem ana akım medyada hem bu hükümete yakın medya kuruluşlarında inanılmaz bir çarpık haber üretiliyor şu anda. Bir zamanların, 90’ların telsiz konuşmalarına varana kadar fabrikasyon haberler var. İnsanlar bu gazeteleri, televizyonları seyrettikleri zaman orada sanki gerçekten öyle şeyler oluyormuş gibi düşünüyorlar. Bunun doğru olmadığını anlatmak için elimizden geleni yapmalıyız. Bu haber nöbeti Mart sonuna kadar devam edecek durumda, yani o kadar başvuru var. Mümkün olduğu kadar insan yazılsın ve o süreç devam etsin ve ondan sonra da bu sürdürülebilir bir modele dönüşmesi konuşulsun. Yani böyle iki gün gidip de ah ah, vah vah edip geri dönersek onlar daha çok öfkeleneceklerdir hem de bu hiçbir işe yaramayacaktır.
Son olarak akademisyenlerin bildirisinin açtığı barış cephesi süreci nasıl etkiler?
Ben imzacılardan bir tanesiyim, açıkçası bunun böyle bir tepki yaratmasını beklemiyordum imzalarken. Bir sürü şey imzalıyoruz, bugüne kadar böyle bir şey olmamıştı, birdenbire işte bu kadar büyük kıyamet kopması bizim için de enteresan oldu. Bu iyi bir şeye neden oldu bir taraftan, hatta tam bir barış cephesi oluşmaya başladı. Bundan sonra herhalde yapılması gereken şey, haber nöbeti, işte akademisyenler bildirisi, barışa destek veren diğer meslek grupları, mesela dün Yetvart Danziyan’ın söylediği bir şey vardı; neden sadece gazeteciler haber nöbeti yapıyorlar? Diğer meslek grupları da benzer nöbet grupları yapabilirler, onlarda bu işin bir parçası olabilirler. Barış cephesi haline dönüştürülse yalnızca gazetecilerde, akademisyenler sorumluluk kalmayacak daha geniş bir yapıya dönüşecek, bunun da kendi için koordineli şekilde çalışması daha etkili olur diye düşünüyorum.







