Cezaevi kapısı sadece fiziksel-uzamsal-zamansal bir eşik değil, bir o kadar da ahlaki bir eşiktir. Pozitif hukuksal gerekçelerle cezaevi eşiğine getirilen-gelen mahkum eşiği geçtiği anda artık ahlak hukukunun ilgi alanına (da) girer, diğer taraftan. Cezaevindeki mahkum, kurumlar nezdinde pozitif hukuka istinaden haklarından yoksun bırakılırken, insanlar-toplum-insanlık nazarında ahlak hukukuna istinaden yeniden haklarıyla donatılır. Toplumun mahkum için, mahkum adına kurumların pozitif hukukuna karşı kendi ahlak hukukunu devreye sokmasının sebebi ise bu tavrının kendi varoluşunu temellendirecek oluşudur. En istisnai durumlarda bile insanın insan olması hasebiyle sahip olduğu haklara sahip çıkarak toplum kurumlar karşısında bir özsavunma kalkanı geliştirir.
Kurumlar pozitif hukuk doğrultusunda suçlanan insanı bütün bilimsel söylemine rağmen intikam ilkesi adına kapatma cihetine giderek bir biçimde doğa hukukuna başvururken, toplum toplum olabilmek için doğa hukukundan uzaklaştığı ölçüde ahlak hukukuna yaklaşır ve kendi sağlamasını yapar.
Mahkumun cezalandırılma süreci devlet ile onun arasındaki meseleyken, toplum mahkum ile devlet arasında ahlaki bir iletişim kanalı, bir adalet uğrağı olmalıdır. Nihayetinde bu işlev toplum için Kant’ın tabiri ile ‘kategorik imperatif’ kıymetindedir. Yani mealen: “Öyle davran ki, davranışının prensibi (sana da uygulanmasına razı olabileceğin) evrensel bir yasa olarak kabul edilebilsin.”
Bu demektir ki, toplumun mahkuma yaklaşımının rehberi vicdanı olduğu kadar ve belki daha da fazla bu defa da Habermas’ın tabiriyle transandantal-pragmatik ilkelerdir.
Suçlanan insan ya da mahkum tarafından mağdur edildiği, zarara ya da kayba uğratıldığı iddiasındaki kişi ya da toplulukların intikamcı tezahürleri ve talepleri karşısında-karşısına çıkan filantropolojik gruplar, dayanışma inisiyatifleri işte tam da bu açıdan sadece mahkumu değil, toplumun tümünü, toplumun varoluşunu koruma altına almış olmaktadır.
Batı toplumlarında cezaevi önlerindeki protestolarına, nöbetlerine, kampanyalarına sıkça rastladığımız bu filantropolojik gelenek maalesef Türkiye’de henüz bu kapsayıcılık düzeyinde değil ve tutuklu ve hükümlü hakları için mücadele eden inisiyatifler ve siyasi örgütler mahkum kimliğini bölüntüleyerek, siyasi ve adli mahkum ayrımında görüldüğü üzere filantropolojik bir yaklaşımı engellemektedir.
Hukuk her zaman çok ilgimi çekti ama bu meseleler üzerinde bu kadar yoğunlaşmamda eski bir mahkum olmamın etkisinin hayli fazla olduğunu düşünürüm. Bu tezleri uzun bir zaman sürecine yayarak formüle ettim. Uzun ve dağınık okumalar esnasında.
Ancak bu yazıyı şimdi yazıyor olmama dün Urfa E tipi Cezaevi’nde 13 insanın ölümü ile sonuçlanan isyan yol açtı.
Bu yüzden de bu isyanın altında yatan bir özgünlüğe dikkat çekmeden olmayacak. Bir süre öncesine kadar cezaevlerindeki sorunlarla ilgilenen kişi ve inisiyatiflerin dikkat kesildiği, dikkat çektiği durum tecritti. Kürt siyasetine yönelik operasyonlar ve kitlesel tutuklamalarla bu defa ve yeniden cezaevlerindeki doluluk sorunu da tezahür etti.
Devlet, kurumlar cezaevlerinde mahkumları sadece güvenlik gerekçeleri ile gözetlemiyor, Foucault’nun uzun uzun anlattığı gibi yönetsel bilgi de ediniyor kendisi için. Hükümet katından sık sık sinik bir ifade ile söylersek ‘topluma yeni ve daha büyük cezaevleri müjdesi veriliyor’ olsa da, tecritin iktidarı için ne denli faydalı olduğunun bilgisine epeydir sahip olan devlet, şimdi de kitlesel kapatmadan yarar umuyor.
1998 yılında Ruanda’da, Tutsiler ve Hutular arasındaki iç savaş sonrası kurulan açık hava hapishanelerindeki durum üzerine yazdığım ve Tam Yakalandığımız Yerden adlı kitabımda yer alan makalemde kitlesel kapatmanın mahkumlar arasındaki dayanışmayı yok etmenin bir yolu olduğunu ortaya koymuştum.
Özellikle Kürt siyasilerinin kapatıldığı cezaevlerindeki doluluk oranına epeydir dikkatimiz çekiliyor. Şimdi Urfa’daki ölümlerin ardından mesele daha da netlik kazandı. Kapasitesinin üç katı oranında insanın hayatını idame ettirdiği, uyumak için sıra çizelgelerinin yapıldığı, sıcaktan nefes almanın neredeyse olanaksızlaştığı koğuşlarda artık mahkumun, tutsağın her arkadaşı aynı zamanda onun yaşam alanını daraltan, sınırlayan bir duvardır. Ceza sistemi insanı cezaevinde bir kez daha hapsetmekte, kapatmakta ve bunu yaparken de insanın tepkisini yine kendi durumundaki insana, koğuş arkadaşına yönlendirmeyi, saptırmayı ummaktadır. Uzun tutukluluk süreleri ve toplu iddianameler dikkate alındığında arkadaşının tahliyesi ile kendi yaşam alanının genişlemesinden umudu kesen tutsağın, yaslandığı, sırt sırta dayanıştığı arkadaşını düşman, rakip, durumunun müsebbibi olarak görmesini.
Unutmayın, cezaevlerindeki fertleri ile ilgilenmeyen, onlar için kaygılanmayan, onları pozitif hukuk karşısında ahlak hukukunun korumasına almayan toplumlar sadece özsaygılarını yitirmekle kalmaz, kendi kendisine ve tüm insanlığa karşı işlediği bir kolektif suçun faili olur.
(Bu yazım Ocak 2013’te yayımlanan ‘Henüz Zaman Var’ adlı kitabımın 193, 194 ve 195’inci sayfalarında yer almıştır.)







