• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    ÇOCUK AKLI… KARANLIK… ÜLKE…

    1976 yılında taşındığımız apartmanımız, o vakitler Çorum’un en albenili binalarındandı. Üç katlı yan yana üç blok… Apartman kültürü yeni yeni gelişiyordu o zamanlar; üç katlı binalarda oturmak bir ayrıcalıktı. Sonraları Çorum’un en yüksek binası olacak Gümüş Apartmanlarının temelinin bile atılmadığı bir tarih… En yüksek binası derken, öyle 10-15 katlı binadan söz etmiyorum. 12 Eylül darbesinden sonra inşa edilen Gümüş Apartmanları beş katlıydı sadece.

    Apartmanımızın bodrumunun dip köşesinde sığınak olarak yapılmış bir oda vardı. Zifiriydi sığınağımız. Çocukluğumuzun korkulu hayallerini besleyen, arzın diplerindeki fantastik bir dünyaydı bizim için. Çocuklarla toplanır, tuhaf heyecanları eşliğinde karanlığını dünyasını keşfe çıkmayı severdik. Bodruma inip ışıktan uzaklaştıkça heyecanımız tavan yapar, çocuksu cesaretimizle savaşan korku, iyice başkaldırırdı. Sığınağın kapısından ilk kimin geçeceği, her zaman tartışma konusuydu haliyle. Artık korkuya iyice teslim olmuş biz çocuklar, ötekini gazlamak için heybemizde ne kadar erkeksi cümle varsa sayıp dökerdik. Oto boka herkesten önce koşmak o zamanlardan kalma huyum sanırım.  İnsan yanında başkası olunca, cesaretini ispatlamak gibi bir hevese kapılıyor. Genelde ben geçerdim. Cesaret bana kalırdı, uyanıklık öteki arkadaşlara böylece…  İçeri girdiğimizde adımlarımızı sayardık; üç adım beş adım, altı adım… On adım olsa zaten sığınağın dibine ulaşacağız. Hiç on adım gidemedik tabi. Gitseydik, belki de bütün büyüsü bozulacaktı o sığınağın. Adımlarımızı sayarken içimizden birinin “Kaçın fare!” demesiyle karanlıkta birbirimizi iterek kapıya dar atardık kendimizi. Korkumuz ışığın ulaştığı yere kadardı. O karanlığı bizim için bazen bir fare, bazen ak sakallı bir dede, bazen masallardan fırlamış bir canavardı.

    Kendimi kendime ispatlamak gibi bir hevese kapılırdım bazen. Tek başıma inerdim sığınağa. Kapısına gelinceye kadar cesaretimi içimde tutmak için iyice kasardım kendimi. Kapısından ilk adımı atınca o karanlık bütün dünyamı kaplar, yutardı beni. Birkaç adım gider sonra içimden saymaya başlardım. Ne kadar uzun kalırsam o kadar cesurdum o zamanlar. Çoğu zaman sayılar beşi onu geçmezdi. Hızla atardım kendimi aydınlığa.

    Biraz daha büyüyünce oyunlarımıza kızlar da katılmaya başladı. Uzun yaz günlerinde kızlarla oynadığımız en gözde oyundu saklambaç.  Onlardan biri ebe olduğunda erkekler toplaşır, sığınağa saklanırdık. Sıkıysa insin de bulsun bizi… Bizimkisi de çamurluktu gerçekten. Sığınağa saklanmak demek, oyunun da bitmesi demekti aslında.  Ama orada üç beş dakika kalmak oyunun kendisinden daha heyecanlı gelirdi bize.

    Bazen naylonu tahta sopalara sarar, meşale yapıp inmek isterdik sığınağa. Ama daha apartmanın dış kapısına gelmeden büyüklerden birinin zılgıtı bizi beklerdi. Hayal olurdu meşaleli sığınak serüvenimiz.

    Sığınaktan çıktıktan sonra  sokaktaki duvara oturur, herkes hayal ettiklerini gerçekmiş gibi anlatırdı. Dipte kediden büyük fare gördüğünü mü anlatanlar, saçlı sakallı bir sarhoşla göz göze geldiğinden mi söz edenler, duvarda gezen yılanın tıslamasını mı duyduğunu iddia edenler… Atış serbestti…

    Yıllar geçiyor ama biz bilmiyorduk hala o sığınakta ne olduğunu. Güya bizi olası bir savaşta düşman uçaklarından koruyacak yerdi o orası ama bir ışığı bile yoktu.

    Kırk üç yıldır aynı apartmanda oturuyoruz hala o sığınağa bir ampul takıldığını görmedim ben. Merak işte, bazen tek başıma iner kol açan ederim o sığınağı. Ne zaman kapısına gelsem içimde yine o çocuksu korkusu. Bazı duygular kolay terk etmiyor insanı demek ki…

    ***

    Türkiye’yi kırk yıldır karanlıkta bekleyen o sığınağa benzetiyorum ben. Ne sağcısı ne solcusu ne İslamcısı, ne Kemalist’i kendi sığındığı karanlıkla yüzleşmek istemiyor. Herkes karanlığa pusu kurmuş hayali canavarlarıyla ötekini korkutma derdinde. Karanlık sarıp sarmadıkça “Kaçın fare var!” diye birbirini korkutan biz çocuklar gibi sığınaktan uzaklaşmak istiyor, karanlıkta itişip duruyoruz. Kimsenin aklına gelmiyor sığınağa bir ışık yakmak. Daha beteri o kadar alıştık ki korkularımızın karanlığına, biri ışık yakmaya kalksa, sığınağımız elimizden almış gibi üzerine çullanıveriyoruz.

    Sığınık hep karanlık…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları