• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    ÇOCUKLUĞUMA GİDEN YOL HİKÂYELERİ

    Nisan yağmurları insanın uykusunu getirir. Boyuna uyumak ister insan. Yağmuru sevmiyorum işte, diyorum kendi kendime. İyi bir yanı olmalı mutlak; düşün biraz, diyor annem. Düşünüyorum… Hava çabucak kararıyor diyorum. Hem çokça uykum geliyor. Ya kitap, kitaplar diyor annem. Kitaplar… Onları nasıl da unutmuşum. Hâlbuki sürekli okuyorum. Evet, yağmur yağmışsa ve ben evdeysem balkondaki şezlonga uzanıp kitapların büyüsüne bırakıyorum kendimi… Yağmur sonrasının toprak kokusu buhur gibi beni diriltip canlandırıyor. Hele güneş açmayagörsün, uzaklarda kavak ağaçlarının arasından ebemkuşağı görünüyor rengârenk…

    Kitaplığım zengin. Nereyse bütün klasik kitaplar var.Babam her seyahat dönüşü birkaç kitap birden getiriyor. Sızlanıyorum kitap yetmiyor diye… Yazın gelmesini iple çekiyorum. Babamla seyahatlere çıkmayı, yeni yerler görüp, yeni insanlar tanımayı seviyorum. İnsanların yüzlerine bakıp, onlar adına hayat hikâyeleri yazıyorum kendi kendime.  Her seyahat dönüşü baş dinleyicim olan anneme aklımda olanları, görmediklerimi, görmüş gibi yaptıklarımı anlatıyorum. Can kulağı ile dinliyor annem, sonra da bana sarılıyor.

     

    O vakitler babam bir ilaç firmasında çalışıyor. Sivas ’da küçük bir depo tutmuş. İlaçlar önce babama geliyor. O da seyahat öncesi arabayı tıklım tıkış doldurup o kasaba senin bu kasaba benim doktor ve eczane ziyaretleri yaparken, bir taraftan da satış yapıyor. Eczanesi olmayan yerlerde doktorlar ecza dolapları açabiliyor. Hem muayene yapıyor hem de ilaç satıyorlar o zamanlar…

     

    Babamın arabasıyla birlikte kiraladığı bir şoförü var. Necdet Gürler. Necdet Abi güleç yüzlü, neşeli biri… Sivas’ın yerlilerinden. Babamla seyahate çıkmadığı zamanlar Sivas içinde dolmuş yapıyor. Babam Sivas’taysa bahar aylarında mutlaka pikniğe de gidiyoruz. Tabi yine Necdet Abi götürüyor bizi… Piknik dönüşü biz çocuklar hep bir ağızdan bağırıyoruz, gezi çabuk bitmesin diye… “Şoför abi yavaş, bütün Sivas’ı dolaş”

     

    Babam, haydi gidiyoruz dediğinde okullar yenice yaz tatiline girmişti. Bu demektir ki yine Tokat, Yozgat, Kayseri, Erzincan, Gümüşhane, Şebinkarahisar gibi şehirlere ve birçok kasabaya gideceğiz. Sevinçle sarılmışım babama… Ertesi sabah yola çıktık. Acıktığımızda köylerden satın aldığımız ekmek, yumurta, peynir, salatalık ve domatesle gürül gürül akan bir pınar başında ya da ırmak kenarında durup rüzgârla salınan asırlık ağaçlar altında  karnımızı doyuruyoruz… Zevkten dört köşe bir halde arabaya geçip pikaba Şükran Ay plağını koyuyorum.  Babam hemen bir aferin çekiyor… Hüzünlü genizden gelen bir ses arabanın içini dolduruyor:

    “Karakaş gözlerin elmas/ Bu güzellik sende de kalmaz/ Pişman olun kimseler almaz/ Annene bak gör halini”

    Babam ve Necdet Abi eşlik ederken ben hayallere dalıyorum yeniden…

     

    İkindi vakti   ezanlar ses verirken Gümüşhane’ye vardık. Tozlu topraklı, küçük bir çarşısı olan kasaba görünümlü bir şehir Gümüşhane. Birkaç dükkânla, bir iki lokantası olan bir şehircik. Bir lokantaya girdik.Tüm Anadolu lokantalarında olduğu gibi beyaz örtüyle kaplı masaları olan küçümencik bir yer. Ben her zamanki gibi biber dolması istedim.Nedense başka hiçbir yemeği benimseyemedim onca  seyahat içinde… Babam hemen yiyip kalktı. Bir iki eczaneye ve doktora çalışma için gitmem gerek diyordu giderken. Orada oturup yanımda getirdiğim kitaba daldım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum.Kitabı bitirmişim. Yanımda getirdiğim son kitap olduğunu bildiğim için kara kara düşünmeye başladım. Babama söylersem mutlaka alır diyorum kendi kendime…

     

    Akşam babam işini bitirmiş, yüzü güleç geldi. “Şu bakkaldan biraz nevale alalım da otele gidelim, artık orada bir şeyler yeriz” deyince güldüm. “Bana da kitap alırız değil mi baba” Babam yanımda getirdiğim onca kitabı nasıl bitirdin oğlum diye sormadı bile; “tamam oğlum tabi ki alırız da burada pek kırtasiye ya da kitap satan bir yer yok diye biliyorum”

    Bakkala girdik. Küçücük içinde fazlaca malı olmayan, fakirce bir dükkân. Ne buzdolabı var o vakit ne de şimdiki gibi  çeşit çeşit  çikolatalar, şekerlemeler çerezler…  Çuval içinde un ve toz şeker; biraz bisküvi, şeker, leblebi, çekirdek ve iğde… Dışarıda da biraz elma, domates, salatalık… Babam hemen sordu “Kardeşim burada kitap, kırtasiye satan bir dükkân var mı?” Bakkal güldü: “Ne gezer beyim, okul zamanı işte okul kitapları filan satar öğretmen Latif Bey sonra o da olmaz.”

     

    Ağlamaklı oldum. Babam, “Bak yarın Erzincan’a gideceğiz, orada alırız oğlum, sen üzülme” Neyse  sen bize biraz domates, salatalık, peynir, zeytin, biraz da şu kaymaklı bisküviden çocuğa, biraz da beyaz leblebi  ver; ha iki de ekmek” dedi bakkala babam… Adam tüm hepsini kesekâğıdına koyup tezgâha bıraktı. Leblebi doldurmak için tezgâhta duran bir kitaptan bir sayfa yırtıverdi. Gözlerim yırtılan kitaba kayınca  öfkeyle bağırdım.” Nedir o yırttığın” Bakkal eski bir kitap işte oğlum neye yarar ki” Kitabı  elime alıp baktım;  Hector Malot Kimsesiz Çocuk… Sadece üst sayfasını  henüz yeni yırtmıştı. “Amca bana verir misiniz, kitabı” Adam dudak bükerek bana bakıp “Al senin olsun” deyiverdi. Dünyalar benim olmuştu. En azından yeni kitap alıncaya kadar bir kitabım vardı artık.

     

    Otele gittik. Üstünde Gümüşhane Güven Hotel yazıyor. Girdik merdiven üstünde sürgü ile açılan bir kapıdan odaya giriliyor. Bir yatak, bir masa, iki sandalye  ve sararmış kirli duvarında bir de yer yer kararmış aynası olan bir oda. “Tuvalet üst katta” dedi adam. Elimizi yüzümüzü yıkayıp bir şeyler yedik. Necdet Abi, “onca ilaç var arabada ne olur ne olmaz, ben arabada yatarım” diyerek gitti. Işığı söndürüp yattık.

    Ne kadar uyuduk bilmiyorum.Birden gittikçe artan bir kaşıntıyla uyandım. Babam benden de önce uyanmış sandalyede oturmuş sivrisinek arıyor. Allah Allah diyor bir taraftan da… “Yahu sivrisinek de yok, peki bizi ne yedi ki böyle” Söylenerek kalkıp nevresimli battaniyeyi kaldırdı ki çarşaf simsiyah! Ben uyku sersemi bakınıyorum sadece. Babam telaşla bağırdı: “Oğlum yatağı bit basmış, burada yatılmaz, kal giyin de  çıkalım biz buradan”

    Aşağı indik ki resepsiyondaki adam yok.Kapı duvar. Tekrar yukarı çıkıp pencereden sağa sola baktık, kimseler görünmüyor sokakta… Pencere çok yüksek görünmeyince babam elimden tutarak beni sarkıttı, atladım. Peşimden de babam… Tenha sokakta ne yapacağımızı bilmez şekilde yürüdük. Sadece karakolun ışıkları yanıyor.

    Kapıda soran gözlerle bakan polise babam ” Biz Güven Hotel de kalıyorduk ama…” Daha sözünü bitirmeden nöbetçi içeriye bağırdı. “Bunlar da bit kurbanı komiserim” Bu belediye başkanı bu oteli kapatmalı artık.” İçeride iki üç kişi daha oturuyor ve boyuna bizim gibi kaşınıyorlar. Hepimiz birden gülmeye başladık. Katıla katıla gülüyoruz bütün karakol ve biz… O gece sabaha dek karakoldaki banklarda oturduk.

    Sabah kahvaltı ettikten sonra gidip eşyalarımızı otelden alıp yola koyulduk. Hepimiz neşeliyiz.Ben de nasıl olsa  yolluk kitabım da var yedeğimde…  Bu kez pikaba Zeki Müren plağını koyuyorum.Babam ve Necdet Abi hemen eşlik ediyorlar:

     

    “Sarı kurdelem sarı/ Dağlara saldım yâri/ Dağlar kurbanın olsun anam/ Ah ah, tez gönder nazlı yâri/ Yandım hey heyhey hey/Vallahyandım  esmerim…”

     

     


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları