Kedilerin asiliği, özgürlüklerine düşkünlüğündendi. Nedense her kedi gördüğümde, bacağıma sürtünüşlerinde yeniden fark ettim onları… Sizden yiyecek dilenebilir, sevgi isteyebilir, ama asla onu dizginleyemezsiniz, bir odaya kapatamazsınız da…
Kedileri hep sevdim, ama eşim daha çok sevdi ki ailemize bir yavru kediyi ansızın katıverdik. Tekir kediler daha hırçın ve âsi olurlarmış bunu öğrendiğimizde hayli geç olmuştu… Oğlumuzla birlikte büyümeye başladılar. Arada olaylar olsa da hepimiz onu çok sevmiştik bir kere… Ta ki bir nefes darlığı sorunu yaşayan oğlumuzda astım belirtileri görünceye kadar sürdü birliktelik… Bir karar verme durumundaydık, ama kedimizi kime, nereye vereceğimizi, minnoşumuzu ne yapacağımızı bilemez halde çırpınıp durduk. En sonunda bir kutuya koyarak korkudan kutunun köşesine çekilmiş minnoşu iş yerime getirip arkadaki ardiyede beslemek için kutudan çıkarıp omzuma aldım.
Nasıl da korkudan omzuma yapışmış ki, zavallı kedicik korkuyla çişini de koyuvermişti üzerime… Etrafa bakınırken biri seslendi:
Anlattım. İşte çocuğumda astım çıktığı için burada bakacağım diye açıkladım.
Dondum kaldım. Doğru ya, cami avlusuna bırakır gibi sokağa bırakacaktım işte. Bunu kendime ne kadar söylemiş olsam da, biri yüzüme söyleyinceye dek işin vahametinin farkında olamamıştım. Bu gerçeklik kanımı dondurmuştu. Durdum ve üzgün bir edayla yüzüne baktım. Çaresizdim ve adam bunu fark etmişti. Sonra devam etti:
Sert bir tavır vardı sesinde. O vakit yüzüne baktım. Esmer yüzü, çıkık elmacık kemikleri Tatar olduğunu anlatıyordu bana. Sesi ise ben Giresunluyum diyordu. Şimdiye kadar şive konusunda hiç yanılmamıştım; yine öyle oldu. Giresunluydu. Arka sokakta demirciymiş. Tanıştık. Kediyi alışsın diye dükkânına ben götürdüm. Kapalı yazıhanesine koydum. Yanına getirdiğim yiyecekleri, sevip üzerinde uyukladığı yastığı ve oynadığı bir iki oyuncağı da yanına koyup; alelacele burnuna bir öpücük kondurup ayrıldım.
Her gün dükkâna gidip yiyecek verirken, demirciyle de sohbetler ediyoruz. Bir kedinin bizi uzun yıllar sürecek bir dostluğun başlamasına neden olacağını nereden bilebilirdik ki… Bu deli dolu, sinirli adamı ben de çok sevmeye başlamıştım. O da beni sevmişti ki, bize uğruyor, çay içerken iki lafın belini kırıp, yarenlik ediyoruz.
Gerçekten işinin ehli bir sanatkârdı. Daha önceleri tekstil makinelerinin tamir ve montajıyla uğraşırken, gözü bozulunca soğuk demirciliğe geçiş yapmıştı. Elinden her iş gelen bir adamdı. Zamanında memlekette silah yaptığını da anlatırdı, ya ben görmedim. Hep sert bir yanı vardı. Kimse ona cevap vermez, korkuyla karışık bir saygı gösterirlerdi. Adam vurup mahpus yatmışlığı da vardı. Kimseyle anlaşamayan bu adamın huyunu o minik kedicik sanki değiştirmişti. Her boş vaktinde hep bizim yanımızdaydı. Onu kedisini anlatırken görmeliydiniz.
Bir gün baktım kasaptan elinde tavuk almış dönüyor. Diğer elinde de zeytin ve ekmek var. “Tavuğu mangalda mı yapacaksın?” dedim. “Yok, yahu, o Minnoş’a…” demez mi? İş yerinde ve yattığı yerde sobası yoktu. Telefon açtı:
Bir sohbet esnasında kendinin Topal Osman’ın yeğeni olduğunu söyledi. Sonra da anlattı:
Bir gün geldi, yanı başıma oturdu. Üzgündü. Ağlamaklı yüzünü bana çevirdi:
Gün ortasında ansızın geldi, “Ben gidiyorum” dedi. Nereye, diye sormadım. Onu bir başına bırakan ailesine çok kızgındı. Buralar ona dar geliyordu. Gidip Giresun’a yerleşti. Her gün telefonlaşıyoruz. Yine evine bir kedi aldığını söyledi. “Gerçi Minnoş’un yerini tutmaz, ama insanlardan yana umudum yok her nasılsa… Hayvanlar çıkarına sevmez kimseyi.” Çok geçmedi yine aradı. Sesi üzüntülü geliyordu.
Ah Muzaffer abi seni ve Minnoş’u nasıl unutabilirim ki?







