• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Demirci Muzaffer ve Minnoş

    Kedilerin asiliği, özgürlüklerine düşkünlüğündendi. Nedense her kedi gördüğümde, bacağıma sürtünüşlerinde yeniden fark ettim onları… Sizden yiyecek dilenebilir, sevgi isteyebilir, ama asla onu dizginleyemezsiniz, bir odaya kapatamazsınız da…

     

    Kedileri hep sevdim, ama eşim daha çok sevdi ki ailemize bir yavru kediyi ansızın katıverdik. Tekir kediler daha hırçın ve âsi olurlarmış bunu öğrendiğimizde hayli geç olmuştu… Oğlumuzla birlikte büyümeye başladılar. Arada olaylar olsa da hepimiz onu çok sevmiştik bir kere… Ta ki bir nefes darlığı sorunu yaşayan oğlumuzda astım belirtileri görünceye kadar sürdü birliktelik… Bir karar verme durumundaydık, ama kedimizi kime, nereye vereceğimizi, minnoşumuzu ne yapacağımızı bilemez halde çırpınıp durduk. En sonunda bir kutuya koyarak korkudan kutunun köşesine çekilmiş minnoşu iş yerime getirip arkadaki ardiyede beslemek için kutudan çıkarıp omzuma aldım.

     

    Nasıl da korkudan omzuma yapışmış ki, zavallı kedicik korkuyla çişini de koyuvermişti üzerime… Etrafa bakınırken biri seslendi:

    • Ne yapacaksın o kediyi?

    Anlattım. İşte çocuğumda astım çıktığı için burada bakacağım diye açıkladım.

    • Yani sokağa bırakacaksın.

    Dondum kaldım. Doğru ya, cami avlusuna bırakır gibi sokağa bırakacaktım işte. Bunu kendime ne kadar söylemiş olsam da, biri yüzüme söyleyinceye dek işin vahametinin farkında olamamıştım. Bu gerçeklik kanımı dondurmuştu. Durdum ve üzgün bir edayla yüzüne baktım. Çaresizdim ve adam bunu fark etmişti. Sonra devam etti:

    • Bana ver ben bakarım o kediye. Adı ne bunun?

     

    Sert bir tavır vardı sesinde. O vakit yüzüne baktım. Esmer yüzü, çıkık elmacık kemikleri Tatar olduğunu anlatıyordu bana. Sesi ise ben Giresunluyum diyordu. Şimdiye kadar şive konusunda hiç yanılmamıştım; yine öyle oldu. Giresunluydu. Arka sokakta demirciymiş. Tanıştık. Kediyi alışsın diye dükkânına ben götürdüm. Kapalı yazıhanesine koydum. Yanına getirdiğim yiyecekleri, sevip üzerinde uyukladığı yastığı ve oynadığı bir iki oyuncağı da yanına koyup; alelacele burnuna bir öpücük kondurup ayrıldım.

    Her gün dükkâna gidip yiyecek verirken, demirciyle de sohbetler ediyoruz. Bir kedinin bizi uzun yıllar sürecek bir dostluğun başlamasına neden olacağını nereden bilebilirdik ki… Bu deli dolu, sinirli adamı ben de çok sevmeye başlamıştım. O da beni sevmişti ki, bize uğruyor, çay içerken iki lafın belini kırıp, yarenlik ediyoruz.

    Gerçekten işinin ehli bir sanatkârdı. Daha önceleri tekstil makinelerinin tamir ve montajıyla uğraşırken, gözü bozulunca soğuk demirciliğe geçiş yapmıştı. Elinden her iş gelen bir adamdı.  Zamanında memlekette silah yaptığını da anlatırdı, ya ben görmedim. Hep sert bir yanı vardı. Kimse ona cevap vermez, korkuyla karışık bir saygı gösterirlerdi. Adam vurup mahpus yatmışlığı da vardı. Kimseyle anlaşamayan bu adamın huyunu o minik kedicik sanki değiştirmişti. Her boş vaktinde hep bizim yanımızdaydı. Onu kedisini anlatırken görmeliydiniz.

     

    • Biliyin mi? Bu Minnoş nasıl usta bir avcı! Biliyorsun, kimim kimsem yok işte. Yazıhanede yatıp kalkıyorum. E, bodrum ve nem olunca da koca koca sıçanlar cirit atıyor. Bu hergele tek tek avlayıp ayağımın ucuna bırakıyor. Bir şey değil komşular da öğrenmiş, birkaç günlüğüne eve misafir alıyorlar; o da boğaz tokluğuna farelerini avlıyor. Gülüşmüştük, bu ustalığa…

    Bir gün baktım kasaptan elinde tavuk almış dönüyor. Diğer elinde de zeytin ve ekmek var. “Tavuğu mangalda mı yapacaksın?” dedim. “Yok, yahu, o Minnoş’a…” demez mi? İş yerinde ve yattığı yerde sobası yoktu. Telefon açtı:

    • Bana bir elektrikli kalorifer alır mısın? Diye sordu. Aldım. Üzerine bir kilim alıp koydu.
    • Minnoş çok üşüyordu. Ben çalışırken nasıl olsa ısınıyorum. Geceleri zaten o benim koynuma girip beni ısıtıyor. Soba da gerekmiyor zaten.

    Bir sohbet esnasında kendinin Topal Osman’ın yeğeni olduğunu söyledi. Sonra da anlattı:

    • Onu hiç sevemedim. Ben tanımadım, ama çok anlattılar zalimliğini… O katliamcı namussuzun insan yanı hiç yoktu. Acımasız bir adamdı, dedi. Çetesiyle ne ırs bırakmış ne namus… Mala mülke el koyma hırsızlık gani ayrıca… Zavallı Rumlar… Kahvede oturanlara karşı bu mevzu açıldığında küfür ederdi. “Ben zaten Müslüman filan da değilim,” deyip bağırıp çağırırdı. Dine, kitaba pek inanmazdı. “Hepiniz bu Minnoş’a kurban olun, bu kediciğin tırnağı etmezsiniz, hiç biriniz” diye de ilave ederdi. “Haydi, babaya bir öpücük ver, derdi. O kedi zarifçe omzuna tırmanıp onu şapadanak öperdi.

     

    Bir gün geldi, yanı başıma oturdu. Üzgündü. Ağlamaklı yüzünü bana çevirdi:

    • Minnoş öldü, bilin mi? Kaç gün yas tuttu, kaç gün ağladı. Karalar bağladı, dostum öldü diye helva bile yaptırıp dağıttı. Kızanlara sinirlenip, birkaçını hırpaladı. Bir tek biz anlıyorduk onu…

    Gün ortasında ansızın geldi, “Ben gidiyorum” dedi. Nereye, diye sormadım. Onu bir başına bırakan ailesine çok kızgındı. Buralar ona dar geliyordu. Gidip Giresun’a yerleşti. Her gün telefonlaşıyoruz. Yine evine bir kedi aldığını söyledi. “Gerçi Minnoş’un yerini tutmaz, ama insanlardan yana umudum yok her nasılsa… Hayvanlar çıkarına sevmez kimseyi.” Çok geçmedi yine aradı. Sesi üzüntülü geliyordu.

    • Kanser olmuşum, bilin mi? Ağlaştık. Buraya gelmesini istedim; kabul etmedi. Çok sigara ve kötü yaşamın şartlarının sonucuydu. Aradan birkaç ay geçmişti. Uzun zamandır aramıyordu. Hastaneye yattığını biliyordum. İçimden bir gideyim, diyordum, ama işler el vermedi bir türlü… Bir gece ansızın eşimin telefonu çaldı. Arayan devlet hastanesinin imamıydı:
    • Demirci Muzaffer’i tanır mısınız? Evet, dedik. Hakkın rahmetine kavuştu, dediler. Onun cenazesini kim alacak, deyince kimsesi olmadığını bir kez daha anımsadım. Gidecektim. Sonra abisini bulup haber ettiklerini ve onun gelip aldığını söylediler. Köye götürmüşler. Nereye kime gidecektim ki… Saatlerce ağladım. Günlerce onu ve kedisini düşündüm.

     

    Ah Muzaffer abi seni ve Minnoş’u nasıl unutabilirim ki?


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları