Devrimciler öncelikle, kitle çalışmasının önünü açmak için kargaşa ortamını, kısır döngüleri, halka zarar verici yöntemleri benimsemezler. Birbirine karşı saygıyı sevgiyi koruyarak tavır ve hareketlerine dikkat ederler. Devrimciler; amaç dışı yöntemleri, sekterliği, popülizmi, liberalizmi, siyasi saygısızlığı ve saygının sınırlarınızorlayan her türlü şiddet kullanımını devrimcilere mubah gören anlayışları mahkûm etmelidir. Che Guevara ”Eğer bir kişi kendine devrimciyim diyorsa, fakat bir devrimci gibi davranmıyorsa, o kişi soytarıdan başka bir şey değildir” der.
Devrimciler arası ilişkilerde dostluk ve yoldaşlıkta sekter olanlar, devrimci sevginin ve saygının gelişmesine tahammülsüz olanlardır. Bu, insan ilişkisine, emek sınıfına karşı yapılan en büyük saygısızlık değil mi?
Devrimci yaşamın önünü tıkayanlar, grupçuluk, particilik, örgütçülük güdenler, emek güçlerinin onları yalnız bırakarak verdiği cevap ortadayken bu gerçek karşısında hiç bir ders çıkartılmamaktadır. Hiç bir grubun, partinin yaptığı hataya göz yumulmadan, doğru ve yanlışların tartışılması bir zorunluluktur. Emekten yana güçler eşitlikten uzak ve adaletsiz bu düzenin olumsuzluklarıyla yüzleşmeyi kendi içlerinde gerçekleştirmelidir. Emek eksenli yaşamını öncelikle kendi kavramalı ve benimsemeli ki, devrimci yaşamla barışık olsun. Politik bir kültürden geçmeli ve onu içselleştirmelidir. Bunu başaramayan ne insanı sever ne de devrimci yaşamı sever. Sevgisiz, saygısız, dayanışmasız çözüm arayanlar bir kez daha düşünerek, gelinen bu süreçte kafalara dank etmeli. Sosyalistim diyenlerin birbirine tahammülü ve bir arada yaşamayı öğrenmesi gerekir. Herhangi bir örgütün veya partinin tek başına ben devrimin tek adayıyım, en doğru benim örgütümün düşüncesi söylemi sosyalist sosyolojiye denk düşmüyor.
Devrimci hareketlerin, 12 Eylül sonrası çok büyük kitle kaybıyla birlikte, devrimcilerin kendi içlerindeki sorunları tartışmaları başarılı olamadı. Keza bu sorunlar yumağında bazı somut gelişmeler çözüm bulacağı yerlerden başlanacağına, yanlış yerden başlatılarak kitleler üzerinde kırılmalar yaratıldı. Kendi kendileriyle uğraşarak kariyer kavgasına girişerek sosyalist çözümden uzaklaştılar. Devrimci tavır, ahlak, devrimci adalet, hukuk nedir gibi sorulara yanıt bulamadılar.
Önce insan sonra devrimci olmak anlayışının mantığı kavranamadı. Her şey insan için diye yola çıkanlar, her şeyin de insan ile bertaraf edildiği, içinden çıkılmaz bir hale sokulduğu gerçeğini unuttular. Devrimci yaşamı benimseyenler, artık bir yerlerden başlamak için, işte bu gerçeği tartışarak; devrimci sınıf perspektifi ile kolektif değerlerde, ekonomi politik ve siyasalaşmayı diyalektik yöntemlerle geliştirmeyi başaramadılar. Felsefede devrimciliği geliştiremediler. Devrimci felsefenin nasıl uygulanması gerektiği üzerine devrimci gelişim sergileyemediler.
Sığ bir anlayışla, doğmacı yaklaşım ile siyasal gelişmelerde tıkanarak boşuna çözüm aradılar. Sosyalist sosyolojide de gelişim ve dönüşüm adına bir şey üretemediler.
Diğer bir sorun da sosyalistlerin birbirine karşı tahammülsüzlükleridir. Oysa aynı hedefin savunucuları olarak birbirini sahiplenmeliydiler. Yıllardan beri, “benim partim devrime aday, benim örgütümün çizgisi” diye diye tek doğru anlayışı, yani hizipçi mantığı ile sosyalist dayanışmanın önüne geçildi. Bu mantıkla bir sosyalist kültür zaten yaratılamazdı.
Sorun sosyalistlerin bir arada bir şey yapabilme becerisini gösterebilmesidir. Devrimci ilişkilerinde samimi, dost ve dayanışmacı olduğunu hissettirecek bir devrimci anlayışa ihtiyaç var. Tüm devrimci örgütler kendi dışında bulunan örgütlere karşı kumpasçı, entrikacı, sekter, popülist anlayışlardan, böbürlenmekten kaçınmalı; ben güçlüyüm, ben bu kadar insan topluyorum ben bu kadar dergi satıyorum, sen ne yapıyorsun, ne kadar insan yürütüyorsun, gücünü söyle, gücün var mı anlayışlarından kurtulması gerekir. Bu söylemleri ve böylesianlayışları mahkûm etmek gerekir.







