• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    DİRENİŞİN GÖZLERİ KADINDIR; YÜREĞİ ÇOCUK

     

    Dünyanın az gelişmiş her coğrafyasında baskıcı rejimlerin ilk hedefleri daima kadınlar ve çocuklardır. O mazlum ve mahzun gözler alabildiğine açıldığında mutlaka korkmuş ve ürkmüştür üstelik… Hangimiz çocukların ve kadınların katledilişine tanıklık etmedik ki… Bu tanıklığın yüreğimizde açtığı yaraları bile bile hangimiz yürüyüp gitmedik ki…  Biliyoruz ki bu mendebur, bu despot hayata en çok kadınlar ve çocuklar karşı çıktığı içindir bu zalimlik, bu gaddarca öfke! Ah o naif bedenlerdir yok edilen bu topraklarda…

    Etrafınıza bir bakın! Bu toprakların nasıl bir zalimlikle karşı karşıya olduğunu görmüyor musunuz? Savaşta, kavgada, bütün iş kollarında kadın ve çocukların nasıl ezildiğine, nasıl bir gaddarlıkla kullanıldığına bakın? Sesiniz dahi çıkmıyor değil mi? Unutmak dışında, hatırlamak dahi istemiyorsunuz artık… Suriye’den, Irak’tan savaştan, katliamlardan hatta tecavüzden kaçarak bizden yardım isteyen bedbahtlara bir bakın hele! İçiniz mi acıdı? Ürktünüz mü onca zulümden? Bu kaçanlardı görünen ya kaçamayanlar. Orada sessiz ve kimliksiz yatanlar!  Zulme karşı direnen kadınları, çocukları ve onları korurken ölen erkekleri; ölen, katledilen halkları elbette şairler yazdı. Çok şair bu zalimliğin karşısında öfkeli dizeler paylaştı. Bunları yapanların çoğu da kadındı. Örneğin, Dünya kadın şairlerin elinden, dizelerinden öğrendi Güney Afrika’nın apartheid rejiminin siyah halka karşı yaptığı zulmü…

    Güney Afrika’nın hapiste ömür geçiren lideri Nelson Mandela 1994 yılında siyahların ilk kez seçilme hakkı elde ederek iktidara gelişinde parlamentonun açılış konuşmasına ötekilerin şairi İngrid Jonker’in “Nyanga’da askerler tarafından annesinin kucağında öldürülen çocuk” adlı şiirini yeni Güney Afrika’nın belleği olarak okudu.

    İngrid Jonker, Apartheid rejimin sansür kurulu başkanı babasına karşı şöyle haykırıyordu:

    “Ben sizden değil öteki olanlardan yanayım” İktidarın bekçiliğine soyunan babasına karşı çıkan melez olan annesi iki yaş büyük ablası ve kendisini alarak bir kıyı kasabasına yerleşmişti. Annesi bu zalimliğe karşı dayanamayarak intihar edince babası kendilerinden utanıyor olsa da ikisini de yanına almak zorunda kalmıştı. Babasından ayrı, yıllarını yatılı bir okulda geçirdi. İlk şiirlerini 16 yaşındayken yazmaya başladı. İlk şiir kitabını ise 24 yaşındayken yayınladı. Edebiyat çevrelerinde oldukça tanınıyordu artık…

    Rejime karşı şiirleriyle rejimi yerden yere vuruyordu. Babası bunun üzerine onu bir akıl hastanesine kapattı. Her sözcüğü her şiiri beyaz halkta deprem etkisi yaratıyordu. Jonker şiiri karşısındakilere karşı bir araç olarak kullanıyordu. Sorunlarını, karşısındakine olan asabiyetini, aşklarını, beklentilerini hatta arzularını… Çoğu yazdıklarını karamsar bulsa da kimi şiirleri çocuksuydu da…

     

    bedros yazı görsel

     

    Babası ona ithaf ettiği ‘Kaçış’ adlı kitabı eline aldığında şöyle diyecekti: “Sadece kapağına bakmak olmaz, beni ne denli rezil ettiğini görmem için, içine de bakacağım elbette” 1963’te yayımlanan ikinci kitabı “Düşler ve Kırmızı Toprak” ile Güney Afrikalı yazarlar, şairler, eleştirmenler arasında tanınmış ve birçok ödül kazanmıştı. Ülkesinde altmışlı yılların en ünlü şairlerinden biri olmuştu. İlk kitabının ardından evlenmiş ve Simone adında bir kızı olmuştu. Ancak kısa süre sonra boşanmıştı. Biricik aşkı Jack Cope aralarında hayli yaş farkı olduğundan olsa gerek; İngrid’i şiiri gibi olgunlaşmamış olarak tanımlıyordu. Evli ve iki çocuk sahibi olan Jack kısa süre sonra onu yalnızlığıyla bir başına bırakacaktı.

    Yazar Jack Cope ve Adre Brink’le yaşadığı aşkları sonsuz ve özgürce yaşarken, onlarsa onun yaşadığı sorunlar karşısında onu hep yalnız bıraktılar.  Sevdiği erkeklere çok derin hislerle bağlansa da, kadınları nesneleştiren erkek şairlere karşı başkaldırısı aynı zamanda kendini özneleştirme çabasıydı.

    Artık ruh sağlığı bozulmuştu. Oldukça yalnızdı ve kimseler onu anlamıyordu. Bir gece yarısı vaktin sonsuzluğunda konuşacak birilerini arayacak ama bulamayacaktı. Ne çok intihar yaşamış ve ne çok ölümün eşiğinden dönmüştü… Çok genç yaşta 33 yaşının baharında Three Anchor koyunda kendini okyanusun derinliğine, tıpkı annesinin kucağına bırakır gibi bırakacaktı.  Okyanusta bir kum taneciğiydi artık… Defterine yazdığı son cümlesi sadece ‘Sessizlik’ olacaktı.

    Mezar taşına doktoruna  yazdığı “Hiçliğin tanecikleri” adlı şiirinin  son dizesini kazıdılar:

    “ölümüm taneciğidir hiçliğin”

    Nyanga’da Askerlerin vurduğu Çocuk/ Çocuk ölmedi/ kaldırıyor yumruklarını annesiyle birlikte
    Haykırıyor annesi: Afrika! / Haykırıyor/ soluğunu özgürlüğün,/ Haykırıyor bozkırları kuşatılmış yüreklerin varoşlarında

    Çocuk, gizemli gölgesidir askerlerin/ Tüfekli, sopalı Sarakenlerin nöbetlerinde
    Buradadır çocuk/ Toplantılarda, yasa önerilerinde/ Bakıyor camlardan içeri/ Bakıyor annelerin yüreklerine/Her yerde bu çocuk,/Nyanga güneşinde oynamak isteyen/
    Büyüdü adam oldu/ Yürüyor boydan boya Afrika’yı/Devleşti çocuk/ Geziyor bütün dünyayı/
    İzinsiz, belgesiz…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları