• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    DİYARBAKIR TABELALARININ GÖSTERDİĞİ

    21 Şubat, Dünya Anadil Günü’nde Amed’in Sur İlçesi Belediye Başkanı Sayın Abdullah Demirbaş öncülüğünde şehrin girişlerindeki tabelalara beş dilden “Şehrimize hoş geldin” yazılması takdire şayandı. Bir tabela deyip geçmeyin, önemlidir tabelelar. Bir iktidar aracıdır. Seslenir, çağırır. Baktırır kendisine. Pratik gerekçelerle kabul ettirir kendisini. Otoriterdir yani. Batı dillerinde ‘tabula rasa’ yani ‘boş tabela’ diye bir kavrama rastlanır ki, üzerine herkesin farklı anlamlar, fikirler, söylemler kaydedeceği bir platform kastedilir bununla, bir gün üzerinde uzlaşmak üzere. Bizim Bölge’deki tabelalar belki ‘tabula rasa’ değildi ama yarısı, yarısından da fazlası boştu. Yazılı olansa Bölge halkının dili, tarihi, kültürü dikkate alınmadan düzenlenen keyfi mesajlar, uydurulmuş ideolojik yer isimleri ve tekçi zihniyetin temeli olan tek dilci anlayışın işaretleriydi. Şimdi artık tabelalar doluyor, gerçek bir uzlaşma içeren, dostane tabelalara dönüşüyor. Demokratik Özerklik-Demokratik Cumhuriyet kültürünün dostane işaretleri oluyor Amed’de bu tabelalar.

    Demirbaş’ın öncülüğünde başlatılan bu kampanyanın sesini bin beş yüz kilometre uzaklıktaki İstanbul’da yüreğimde hissettim. Doğrusu “şoven damarlarım kabarmadı” desem yalan olur. Tabii, diyeceksiniz ki neden şovenliğin tuttu? Şaka bir yana, biz Kürtler anadilimiz üzerindeki baskıdan öyle çektik, öyle acı şeyler oldu ki hayatımızda, bir bu yüzden çok duygulandım, bir de gurur duydum tabii Kürtlüğümle, Amedliliğimle, bize, biz Kürtlere ve Amed halkına nasip oldu diye bu coğrafyanın çokkültürlülüğünü, çokdilliliğini bu ülkede savunmak.

    Ben bu anadil meselesinde fazlasıyla hassasım. Aşağıda anlatacağım anekdottaki gibi benim ailemde anadil mücadelesi hem gündelik hayatta hem de siyasi hayatımızda önemli bir yer tutmuştur. Doksan yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nde kadim bir dil, anadilimiz Kürtçe kısıtlandı, engellendi, kırk milyonluk bir halkın özkimliği olan dili yasaklandı. Bir söz okumuştum bir yerde, “Dil insanın evidir” diye. Bizi evimizden ettiler, evimiz üzerinden asimilasyon hatta soykırım uyguladılar bize. İşte bu doksan yıldan sonra, bana göre Demokratik Özerkliğin uygulayıcı mimarlarından olan ve bu doğrultuda bir belediye başkanının tüm işlevlerini kusursuz olarak sürdüren, bu nedenle görevinden alınan, yeniden seçilen ve hâlâ KCK davasında yargılanan, öz savunmasını kendi dilinde yapan, kendisinin ve halkının taleplerini kendince ve inatla yerine getiren Sayın Demirbaş dün olduğu gibi bugün de Bölge halklarının dillerini, kültürlerini yaşatmak için önemli bir adım atmış.

    Sur Belediyesi sınırları içinde cadde ve sokaklarına bu kadim kentin asıl sahipleri olan Kürt, Ermeni, Keldani, Süryani halklarının kamuya mal olmuş kişiliklerinin, yazarlarının isimlerini vererek bu mozağin miheng taşını ortaya koymuştu Demirbaş. Şimdi de, bununla yetinmeyip o kültürlerin başkenti kadim Amed’in girişine beş dilli tabelalar koyması benim şoven damarımı kabartmasın da kimin kabartsın? İşte hemen anlatayım: Benim Abdülvahap abim TC’nin asimilasyon politikasının hem etkisi hem tepkisini kişiliğinde sergilemiştir. Ben bunun canlı şahidiyim. Yunus Bayrak isimli Adapazarlı ilkokul öğetmeninin dayatması sonucu (yemin ettirilerek) abim Vahap küçücük bir çocukken Zazaca konuşmayı bırakmıştı. Bu bizim bütün aile bireylerinin büyük tepkisine neden olmuşken, çok diretilmesine rağmen kesinlikle kendi dilini konuşmazken, bir de çocuk kafasıyla kimliğini inkâr etmeye başlamış, Türk olduğunu söylüyor, kendisini öyle görüyordu. Öyle yaşıyordu. Gittiği evlerdekilerin Türkçe’nin T’sini bilmemelerine rağmen o Türkçe konuşuyor, onun söylediğini anlamayanlar onun her istediğine he dediği için de bu durum hoşuna gidiyor, kendisini otorite sahibi hissediyordu. Artık Türklüğü nasıl anlamışsa? Bu durum epey sürdü. Ben ise bu olup bitenlerin farkında olan biri olarak onun bu durumunu sorguluyor ve kahroluyurdum. Allahtan ona kendi kimliğini tanıtan bir mücadele söz konusuydu coğrafyamızda ve o da bu mücadeleye katıldı ve küçümsenmeyecek bir mücadele sonucu öz benliğine kavuştu. Ölünceye kadar bu mücadelenin bir neferi oldu, gün geldi memleketini terk etmek zorunda kaldı. Ruhu şad olsun, çocuklarına çok büyük bir kültürel servet bıraktı, onlara armağan olsun bu. Vahap abimi bir türlü aklımdan çıkaramıyorum. Aşiretimizin her kesimi ve özellikle de rahmetli babam nasıl kızardı ona Zazaca konuşmuyor diye. Her zaman bu konuya takılırdı babam, “Benim Tırk oğlum” derdi, küçümser bir dille değil tabii ama bir türlü içine sindiremiyordu babam oğlunun Zazaca’nın uzağına düşümesini. O da ayrı bir hikâyedir. Gelenek göreneklerine böylesi bağlı bir adam, hâlâ fes takan, özabisi devlet tarafından başı kesilerek idam edilmiş, gövdesi köyde, kafası Lice’de, o kahrolmasın da kim kahrolsundu oğluna baktıkça. Kürt gençlerinin mücadelesi babamı da bu kahırdan kurtarmış olmalı.

    Abdullah Demirbaş’ı kutlarım. Bu artık otoriter değil de dostane olan tabelalar, tüm bölge belediyelerine örnek olur, bu temelde bir çalışma Batı’daki belediyelerde de bir domino etkisi yaparsa bu tüm ülkenin geleceği için iyi olur. İşte Ortadoğu’da olanlar. Tunus, Mısır, Libya, otoriter rejimler birer birer yıkılıyor. Şimdi demokrasilerin, demokratik cumhuriyetlerin, demokratik özerkliğin zamanı. Diyarbakır tabelaları hem haritadaki yolu gösteriyor hem de siyasetin yolunu.


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları