• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Dökülen Bir Kentin Üzerine – Nusaybin

    Ortadan ikiye ayrılmış kirişler, çökmüş kolonlar, altında genç, kadın, çocuk, yaşlı insanların cansız bedenleri. Üstünü örtmek için birer birer bayrak çekilmiş hepsine. O anda bayraktan daha kudretli bir özne yok, zira bu yıkımı kabullendirecek başka bir güçte yok. En hayırsızı, hırsızı, sapığı dize getirip önünde diz çöktüren yegâne güç o çünkü.

    İlkokuldaydım, milli duygularımızı kabartacak anlar anlatılırken teknoloji ve iletişimin süper gücü Japonya örneği verilirdi. Çocuklar henüz okula başlamadan Hiroşima’ya götürülür, ülkenin atom bombasına maruz kaldığı o günden bu güne, garabetten aydınlığa nasıl çıktığı anlatılır, ülkelerine her alanda sahip çıkmaları konusunda neler yapabilir diye öğütlenirmiş. Bizim öğretmenimiz, kişi başı elli milyon olan Çanakkale gezisine gitmemiz için işte bizi böyle motive ediyordu. Geçmişimizi öğrenmeniz gerek diyerek…

    Çanakkale’ye hiç gitmedim, ama; Nusaybin’i, Cizre’yi, Sur’u ve Silopi’yi gözlerimle gördüm. Tırnaklarımı yiyerek tanık oldum. Bombaların altında, “diz çökmüyoruz” diyen Mehmet Tunç’un yanındakilerin bomba seslerine karışan çığlıklarını işittim. Utandım.

    Batının irrite olmayacağı şekilde söylemleri yumuşatarak, yani Kürdistan adını anmadan; Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı o illerde bugün aklı yeten-yetmeyen her çocuk bu savaşla büyüdü. Yıkımın altında kimisinin annesi, babası, kardeşi, arkadaşı ve ya akrabası kaldı. Kürt çocuklarına Çanakkale reva görülmedi belki ama devlet aklı, Çanakkale’yi ayağına getirdi. Öyle kişi başı elli milyon karşılığında okul gezisi olarak değil, bizatihi kan kokusuna karışmış tuğla tozunu yüzlerine sürdü.

    Tıpkı doksanlarda olduğu gibi bugün yetişen jenerasyonla da bir aidiyet bağı kuramadı devlet. Onları da Çanakkale’ye götürmemiş, milli benliği yakalama şanslarını ayaklarına kadar getirmişti. Belki o zamanlar şehir merkezlerine inmemişti bu hizmet, ama köylerde ve ilçelerde yaşayan çocuklar bu ulvi hizmetlere her zaman tabi tutulmuştu.

    Şimdi yola doksanların ve iki binlerin jenerasyonuyla devam etmek zorunda kalan ülke idarecileri, milli benliğin aşılanmasındaki sonuçlarını önümüzdeki yıllarda test etmiş olacak. Marx’ın dediği gibi; “Tarih en fazla iki kez tekerrür eder; ilkinde trajedi, ikincisinde fars olur” sözünün geçerliliğini görmüş olacağız…

    Kürdistan, serin bir kelimedir…” der Mehmet Said Aydın.

    Katliamlara, yıkımlara, kültürel soykırıma ve devletin uyguladığı sömürü politikasına karşın hâlâ mücadele arzusu taşımak, kelime anlamıyla ferahlığı yüreğin serinliğinden gelir. Bir yıl önce tam da bugün, barış için sıkılmış yumrukları ters kelepçeyle düz etmeye çalışanlara boyun eğmeyenin yüreğindeki serinliktir.

    Barış; farklılıkları gördüğümüzde, ayrımları yapabildiğimizde gelecektir…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları