Birincisi, en önemlisi: Aslında sadece ufak bir parçası Avrupa’da olan bu ülkenin her nedense kendisini Avrupalı addediyor olması beni bu derin rüyaya itmiş olmalı. Baktım ki ne göreyim, tüm halkların eşit bir şekilde yan yana özgürce kendilerini ifade ettikleri, Demokratik Özerkliğin büyük bir anlayışla kabul gördüğü, et ve kemiğin ayrışmaz olduğununun kanıtlandığı ve böylece, Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkes, Abhaza, Gürcü, Boşnak, Roman ve tüm halkların, kardeşçe, ötekileştirilmeden, birbirini ötekileştirmeden bir arada yaşamalarının olanağının sağlandığı bir coğrafyada dostlarla el ele vermiş, o çok renkliliğin halayını çekiyor olmanın onurunu ve gururunu yaşıyoruz. Böylece gerçek, güçlü, mürrefeh, Demokratik Özerkliği içselleştirmiş güçlü bir ülkenin inşaası bitmiş oluyor. Bu ülke kendisini Avrupa’ya yamamaya çalışan zayıf bir ülke değil, yaptığı büyük reformlarla, Asya’nın, özelikle Ortadoğu’nun lideri Türkiye.
İkincisi, Pers İmparatorluğu’nun devamı olan Kürdistan eyaletini federal bir bölge olarak kabul etmiş, Kürt yurttaşlarına haklarını tanımış, onları resmi olarak da ülkenin aslı unsurları olarak tanımlamış ve böylece tüm etnik kimlikler kültürel zenginliğini geri kazanmış, tüm halkı ile barışık ve bu anlamda da elbette o da Demokratik Özerkliği benimsemiş, diğer Kürt coğrafyasıyla demokratik konfederal yapıyı güçlendirmiş, Ortadoğu’da etkili bir güç olmaya kararlı İran İslam Cumhuriyeti.
Üçüncüsü, zalim Saddam’ın kimyasalından, bombalarından ve zulmünden kurtulmuş kadim bir halk olan Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını elde ettiği, yıllardan sonra artık silahların kullanılmadığı ve bu coğrafyayı en iyi şekilde temsil etmeye başlamış, tüm Ortadoğu coğrafyasında bir model oluşturan, Kürt, Türk, Arap kökenli halkların birlikte, barış içinde bir yaşam sürdürdükleri, Şii, Sünni, æzidî toplumların kardeşliğinin diğer Arap ülkelerine de örnek olduğu ve bölgesinin etkili gücü olmuş Federal Irak Cumhuriyeti.
Dördüncüsü, yaklaşık üç milyon Kürdü ile artık entegre olmuş, iki yüz elli bin insanın kimliksiz oluşundan nihayet hicap duymuş, derhal sadece resmi kimliklerini değil, etnik ve kültürel kimliklerini de sahiplerine vermiş, Kürt ve Arap halkının eşitliğinin sağlandığı, tam bir refah ve demokratik ülke olmanın gereğini yerine getirmiş olan demokratik bir Suriye.
Bütün bunlarla birlikte, Avrupa’daki Kürt diasporası da anavatanına dönme kararı almış, büyük bir coşku ve hasret ile yakınlarıyla kucaklaşıyor, onca yılın acısını unutmuş, özgürlüğün tadını çıkarıyor ve özlemin susuzluğunu gideriyor; bende o zaman mutluluk tavan yapmış.
“İşte demokrasi ve özgürlük bu” diye haykırdığımda rüyadan uyandım, rüya çok güzeldi, “keşke uyanmasaydım” diye hayıflandım. Ama dedim ya, rüya. Yatağın kenarında oturdum, bir bardak su içtim, düşündüm, seneler önce sigarayı bırakmamış olsaydım bir de sigara yakar, kendimi şımartırdım. İçimden şöyle dedim: “Ya gerçekten de ben çok uçtum. Bu konuyu çok düşünüyorum da ondan mı bilinç altıma işledi acaba, geceleri rüyama giriyor?” Ama bu rüya bir insanlık ve kardeşlik rüyasıysa, birlikte yaşam rüyasıysa tam da bundan ötürü neden gerçek olmasın? Alman sosyalist yazar Brecht’in dediği gibi: “Beyler, söylediklerimin ütopya olduğunu söylemeden önce söylediklerimin neden ütopya olduğunu bir düşünün.” Evet, evet, bunun için halklar neden birlikte mücadele etmiyor? Yoksa halklar artık birlikte yaşamı düşünmüyorlar mı? Bu kadar tahamülsüzlük ne ola ki? Artık iyice uyanmıştım ve yatağımın kenarında, zihnime sorular üşüşüyordu. Neden olmasın?..







