• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    DOSTLUK

    İnişleri çıkışları serttir bizim gibi hayatı  kıyısından yaşayan insanların… Nefes nefese yaşanır birçok şey. Güzeldir belki ama ağırdır. Hep dostluktan yana kazancım olmuştur benim. Çok kaybettiğimi düşündüğüm anlarda, çok kalıcı şeyler kazandığımı bilirim. Bu da güzeldir. Bir insanın kaç dostu olur ki ömrünce. Arkadaşlık farklı bir şey elbet. Mekana, zamana ve paylaştığınız şeylere göre çok arkadaşlıklar kurabilirsiniz hayatta; kimi zamana direnir, kimi paylaştığınız mekanla sınırlı kalıp anılarda bir yüze dönüşür.

    Dostluk başkadır oysa… Yaşadığınız paylaşımların uzunluğuyla değil, derinliğiyle ölçülür. Dünyanın bütün kentlerinde güzel insanların var olduğunu bilmek, dostluğu rakama vuramayacağınız konusunda umut verir size. Buluşursunuz ya da o fırsatınız olmaz. Ama dostluğun bilgisidir bu…

    Sanırım hayatta kazandığım en zengin hazine benim dostlarım. Bir gün ceketinizi alır, çıkar ve bir bilinmezin sokaklarına yürümeye başlarsınız. İşte o zaman dostluklarınız da yeni baştan sınanır.

    Öyleydi son bir kaç aydır ahvali halim. Ne dostlarım varmış, dost olmaya hazır ne çok can… Kıvanmadım desem yalan…

    Kemal’i nasıl anlatayım… 14 yıllık dost gibi dost. İstiklal caddesinde ayakkabı atölyesinden bozma o evde ne günler yaşadık be… Paramız, evimizde akan musluğumuz, doğru düzgün işimiz  bile yoktu. Onca yoksunluğun içinde, lapa lapa karın pencereye vurduğu kış gecelerinde şafağa kadar köpek öldüren içip Erkan Oğur’un “eksiklik kendi özümde” türküsü ile yazdığımız şiirlerin sıcaklığını yıllar üşütemez. Yine hep aynı içtenlik, yine aynı sonsuz güven, yine o omzuna konmaya hazır el…

    Ali’yi siz tanımazsınız da anlatmaya lüzum yok sanki. Her zaman sırdaş, her zaman kırıklarımızın dert ortağı. Uzaklarda Kıbrıs’taydı o günlerde. Telefona sığdırdık anlatılarımızı. Sonra İstanbul’a geldi, yine gece sohbetleri bizi bekler…

    78’lilerden Hayrettin Abi hiç yalnız bırakmadı beni. 70’li yıllarda Osmaniye’nin devrimcilerinden. Yaşanan onca fırtına, nasıl o saflığa dirhem gölge düşürmemiş şaşarım. Hep her şeyini paylaşmaya hazır bir proleterdir benim imgelemimde Hayrettin Abi. Baba sevgisini taşıdı bana, ah Hayrettin abi…

    Sonra Zeki…  Kısa bakan danışmanlığı döneminde Ankara’da misafir etmişti beni. Yeni tanışmıştık. Bir yıl sonra yine evindeydim bu kez İstanbul’da; yaralı bir ruh iklimiyle. Az zamana sığan yine o tarifsiz bütünleşme. Başının belasıyım, derdim de gülerdi. Çok okuyup az konuşanlardan Zeki. Konuştuğunda söz konuşanlardan… Kitaplıkta dizili oylumlu felsefe kitapları, evinde televizyon olmamasının en kestirme izahıydı. Televizyonsuz yaşamak ne hoşmuş, Zeki’nin  evinde anladım.

    İzmit günlerinde dost olduğumuz Doktor Coşkun İstanbul dışında hep bir nefes oldu bana. Hafta sonları kaçıp kaçıp İzmit’e, ona gittim. Körfez’e nazır teraslarında kendi yapımı birayla gece yarılarına kadar yine kendisi gibi doktor eşi Meryem, dünya tatlısı kızı Güz ve yabani kedileri Frida ile Janet Jak Esim, Joan Baez, Grup Abdal dinlemek harikaydı.

    Bülent’le diş laboratuvarının arka bahçesindeki akşamlar unutulur mu  peki? Güleç yüzlü eşi Seda’nın bize de geçen o sevgi dolu rahatlatan kardeş sıcaklığı…

    Ne denir ki, İshak Abiyle Ahmet Abiye. Kendi çocukları gibi baktığı Halkın Nabzı gazetesinin iki mucidi. İlk günlerden beri gazetelerinde köşe açtılar bana. Sıkıntılı günler geçirdiğimi öğrendiğinde sabaha kadar uyumamış İshak Abi. Oysa o zamana kadar çok şey paylaştığımız söylenemezdi. Bir sabah telefon açtı; seni gazeteye bekliyoruz, dedi. O anki hisler bana kalsın. Gazeteye başladım böylece. Kısacık günlerde neler yaşamadık ki… Diyarbakır yaşanmışlığına has o sert mizacının altında pamuk gibi bir kalbi var İshak Abinin. Gün görmüş insan olduğunu bakışlarından yakalarsınız. Ahmet abi ayrı bir alem. Ne zaman sıkkın olduğumu görse, gel sana bir öykü okuyayım, derdi. Açardı Can Yayınları’ndan çıkan son kitabını, okurdu okurdu.  Yaşamın ince ayrıntılarından bin çeşit romanesk soyutluklar çıkartır, menkıbe gibi anlatmaya doyamazdı. Zaten bilmem kaç dile çevrilmiş kitaplarında da minimal yaşanmışlıkların derininde gezinir hep. Bazen gizli gizli sevgiyle baktığını fark ederdim. Bir gün gazetede uyumuştum. Baş ucuma geldi, gürültüsüne uyandım; kalkacak halde değilim, sesini duyuyorum ama. Bu çocukta hep bir hüzün, hep bir masumiyet var, dediğini işittim. Uyurken de, yaşarken de masum…

    Özlem Hocayı anmadan geçmek ne mümkün…. Tesadüfen facede başladı klavye ucu arkadaşlığımız. Dolu dolu bir edebiyat sever. Saatlerce şiirden, edebiyattan, siyasetten, hayattan konuştuk. Zarif, insanda saygı uyandıran Eskişehir’den bir öğretmen. Ya nasıl bir şey… Yüzünü bile görmedim, sanki kırık yıllık dostumla paylaşmanın rahatlığındayım, dedi. Al benden de o kadar Özlem Öğretmen. Şimdi bu söze üzülsem mi sevinsem mi?! Belki öyledir de yapraksız dal gibi savruluyoruz işte yaşamın rüzgarında. Yaşama sevinciyle geldin, dedim. Bayramda Ankara’ya ailesini ziyarete geldiğinde kızıyla uğradı kitapçıya. İlk tanışıklığımızdı, hiç yanıltmadı beni. Şiir kitabımı hediye ettim.

    Benimkisi bir kaçış belki. İstanbul çok abandı üstüme. Bizim Serseri Kemal aradı  Ankara’dan. “Bunalmışsın, çık gel, dedi. Karanfil sahaflarda iki dükkan açtım. Doyarsak birlikte doyarız, aç kalırsak yine birlikte… Çıktım geldim. Kemal 20 yıllık dost. Ulucanlar mahpusluğunda başlayan tanışıklık, Bursa duvarlarına taşındı. Çıktığımızda daha bir anladık birbimizi. İstanbul’a geldiğinde bende kalırdı.

    Şimdi Ankara… Ankara’ya geldiğimde her zaman yaptığım gibi Serpil ve Barış’ı aradım. Serpil’le İstanbul’da aynı televizyon şirketinde editörlük yaptık. 4 yıl önce ablam Ankara’da kanser tedavisi görürken kana ihtiyacımız vardı. Serpil sevgilisi Barış’ı aradı. (yeri gelmişken, Barış’la Serpil evlendiler, ikiz çocukları olacak yakında.) Bir saat sonra 7 kişi geldi Tıp Fakütesi’ne… Ne çok sevilirmiş meğer. Sonra dost olduk Barış’la. Ankara’ya indiğimde  Serpil’i aradım.  İzmir’de tatildeymişler, hafta sonu geleceklermiş. Bir saat sonra Barış aradı beni, kalacak yer ayarladım sana. Numarasını gönderiyorum, ara… Hiç öyle bir talebim olmamıştı oysa. Dedik ya, dostun düşüncesi başkadır. Doğan’la öyle tanıştım. Uzun sırım gibi bir arkadaş. Gece eve geldiğimde sıcacık karşıladı beni. Battal boy poşetlere bastığım elbiselerimi birlikte taşıdık 5. kata. Yeniydik belki ama o sevgi hemen geçti birbirimize. Geçen gün kız arkadaşı Gamze ile yemek hazırlamışlar, “Ne zaman gelirsin abi, bekleyeceğiz” dedi. Gamze de Doğan gibi fizik öğretmeni. Terasta keyifli bir yemek yedik. Yemek mi, sohbet mi daha keyifliydi bilemedim. Ne güzel insanlarımız var, dedim içimden.

    Dedim ya, kaybettiğinizi sandığınız anda çok değerli şeyler kazanırsınız. Belki hayatın dengesi bu…  Ben hep dost kazandım.


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları