• Döviz Kurları
    Puan Durumu
      DÜŞ YOLCULUĞUM

     

    Bir taraftan günlük gazetelere bakıyor bir taraftan da içimde yolculuklara çıkıyorum. Bazı haberler beni umutlandırırken bazısı derin kederler içinde bırakıyor. Dün babalar günü ya, göz ucuyla karşımdaki koltukta uyuklayan babama bakıyorum. Çocukluğumun o sert mizaçlı adamı bu muydu, diye soruyorum kendime…

    Babam çoğu zaman evde olmazdı. Gittiği iş seyahatlerinden zaman da kışsa, bazen aylarca dönemezdi, üstelik… Kış ve yol şartları çetin bir coğrafyada çalışıyor. İki kardeşim ve annemle karlı Sivas günlerini upuzun yaşardık. O vakitler televizyon yok ama üzerine annemin nazar boncuğu iliştirdiği bir radyomuz var. Bolca türkünün yanı sıra radyo tiyatrolarını dinler, hayaller içinde kendimizden geçerek uzak âlemlere seyahatler yapardık.

    Hepimiz o sıcak, fırınında çörekler ve börekler pişen kuzinenin etrafına doluşur annemin anlattığı hikâyelere dalar giderdik. Kaynayan sütün sesi ninni gibi gelirdi. Ne çok anısı vardı annemin. Nasıl da maceralı bir yaşamı olmuştu; hep gıpta ile dinlerdim. Annem de sevgi dolu olmasına rağmen hayli disiplinli bir anneydi bizler için. Sözünü tutmamak, zamanında oyundan dönmemek kesinlikle olası değildi. Ola ki geç kalmışsak, cezalardan ceza seçebilirdik. Yani bu konuda hayli sert olan hatta buluttan nem kapan babamı aratmazdı annem. O kadar bilgili ve hünerliydi ki; ona özenir, onun kadar çok okumaya ya da onun kadar şiir düzmeye çalışırdım.

    Babam geldiğinde de ondan, seyahat anılarını, yolculukta geçen değişik durumları, rastlaştığı farklı insanları ve hayatları anlatmasını isterdik. Başımızı okşayarak, sevgiyle yanağımızdan öperek anlatırdı. Annem babamın geleceği günü bilir ona göre yemek hazırlardı. Bana da bakkal Seyit amcaya gitmek düşerdi.

    – Seyit amca bana bir ‘papazkarası’ verir misin? Deyip veresiye defterini uzatırdım. O bir kendine bir de getirdiğim küçük mavi kaplı deftere yazardı aldıklarımı.

    – Baban geliyor ha! Selam söyle!

    Akşam, hep birlikte masaya oturur yemeklerimizi yerken babam en küçük kardeşim hariç hepimize birer çay bardağına yarım kadeh şarap doldurup verir sonra da gülüşüp, konuşarak yemeğe devam ederdik. Az biraz demlenince de oturak yeri kontrplak olan sandalyeyi darbuka gibi kullanarak türküler söylerdi. Hepimiz içinden Diyarbakır geçen ezgilere eşlik ederdik. Annemin güzel sesi hepimizi bastırırdı. Yukarıdan aşağıya inip camın kenarında bizi dinleyen ev sahibimiz hacı amcayı çoğunlukla gözleri yaşlı bulurduk. Babamla sarılırlardı bir zaman. Aliye teyze aşağıya iner; o da annemle sarılırdı birbirine…

    -Evlat, hacı adamım, içmiyorum, ama senin çoluk çocuğunla bir arada keyifle içmenizi de takdir ediyorum. Hele o türküler yok mu? Gelin kızım da nasıl güzel söylüyor yahu; içime işliyor, aşk olsun derdi.

    Babamı sürekli özleyerek çocukluğumun en güzel zamanlarını hayaller kurarak geçirirken bazı olayların beni, bizi incitmesine kimi zaman engel de olamıyoruz… Okulun yavrukurt takımındayım. İlkokul üçüncü sınıftan itibaren o takımı, şortu giyip, yeşil beyazlı fuları boynuma, şapkayı da başıma taktığım an,  en güzel zamanlarımdı. Dördüncü sınıfta ise okulun trampet takımına da seçilince dünyalar benim olmuştu. Bayram yaklaştıkça çalışmalarımız da hızlanmış; okulda provalara başlamıştık. Son günkü provada, Uğur öğretmenim beni yanına çağırdı. Koşarak gittim. Oldukça keyifsiz ve durgundu. Oysa nasıl da güler yüzlüydü. O tavrına üzülmüştüm.

    -Evladım, biliyorsun sınıfa yeni bir çocuk geldi. Annesi de okulumuzda öğretmen. Babası da Sivas’ın önemli memurlarından…  Çocukta trampet çalıyormuş. Başka trampetimiz de yok biliyorsun. Beni anla n’olur… Öğretmenim ağlamaklıydı. Onun ağlamasını hiç ister miydim?

    -Elbette öğretmenim deyip, sınıfa doğru yürüdüm. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Koridorda, O öğretmeni diğer bir öğretmenle konuşurken duydum:

    -Elin Ermeni çocuğu neden trampet çalacakmış ki, benim Türkoğlu Türk çocuğum dururken. Dinleyen Nermin öğretmen, tedirgin ve düşünceliydi. Yüzünden keder akıyordu.

    O gün babamın seyahatte olmasından ilk defa üzüntü duydum. O burada olsaydı da sarılıp ağlasaydım diye düşünüyordum. Annem beni dinleyip üzülmememi söylese de o gece derin yeis nedeniyle yemek dahi yemeden uyudum.

    Sabah annemin seslenmesiyle uyandım.

    -Haydi, kalk oğlum. Yüzünü yıka da kahvaltı edelim. Yoksa okula geç kalacaksın.

    Kalkıp yüzümü yıkayıp üniformamı giydim. Yüzümden düşen bin parçaydı. Annemse gülümsüyordu. Üstelik ben böyle acı çekerken. Annem seslendi.

    -Dün akşam sen yattıktan sonra kim geldi biliyor musun? Seni okula o götürecekmiş.

    Oturma odasından babamın sesini duyar gibi oldum. Hemen odaya koştum ki babam. Sevinçle koşup sarıldım.

    -Babam! Babam gelmiş… Sarıldım. Tütün ve güven kokuyordu. Kahvaltımızı ettik. Dünkü olayı unutmuştum bile… O kadar neşeliydim ki arka arkaya konuşuyor, gülüşüyordum. Sonra bir ara trampeti düşündüm. Bu kez çalmadan sadece yürüyecektim. Hazırlanıp kapıdan annemi öperek çıktım. Babam ardımdan seslendi:

    -Oğlum trampetini almayacak mısın?

    Trampet mi? Benim trampetim yoktu ki. Aniden döndüm. Babamın elinde pırıl pırıl parlayan sarı yaldızlı bir trampet vardı. “Nasıl?” deyiverdim keyifle, boynuma takarken…

    Babam dün gece ben yattıktan sonra gelmiş. Annem de olup biteni anlatmış. Babam üstünü değiştirip yemek dahi yemeden dışarı fırlamış. Trampet satan dükkâna gitmiş. Kapalı olan dükkânı adresini öğrenerek açtırmış ve yeni bir trampet almış. Sarıldım babama. Sertti, hatta bazen oldukça korkutucuydu, ama benim babam bizim her istediğimizi mutlaka yerine getiren bir babaydı.

    O gün okulda yeni trampetimle ne kadar da gururluydum. Karşıdan öğretmenim Uğur gülümsüyordu.


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları