• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    DÜŞMANLIĞIN ANATOMİSİ

    Kabil tereddüt etmiş miydi? Toprağı ekip biçen Kabil, mahsulünün Tanrı katında makbul karşılanmadığını gördükten sonra, Habil’in koyununa ait posta bürünmüş olarak kardeşiyle tarlada… Kendi açtığı yarıkların arasında yürürken öfkeli; yanında bir taş var ve herhangi bir düşünce olmaksızın Habil’in arkasına yaklaşıp o taşı kardeşinin kafasına geçiriyor.

    Fakat Habil hala hayattaydı. Zira öldürmek için bir darbe yetmiyordu. Habil’in ağzı acıyla aralanmış, gözleri kapalı, taşın kemiği ezdiği ve eti kaldırdığı yerdeki saçlar kanlı… Yeni sürülmüş toprakta yan yatıyor, elleri ve ayakları uyuşmuş ama yine de, içgüdüsel sürünme girişiminde bulunur gibi toprağa tutunuyor. Ve Kabil elinde taşla arkasında dikiliyor.

    İçindeki öfke bir nebze dinmiş. Duyguların en gelip geçicisi, bir kılıf -hiçbir zaman kendi değil- bir ihanet gibi görüyor olup biteni. Kabil kendini kandırılmış hissediyor. Fakat artık geri dönülemeyecek kadar geç… Böylece kardeşinin üstüne eğilmek ve taşı tekrar indirmek üzereyken yüzünü görmek zorunda kalıyor. Bu sefer hiçbir engel yok, bu sefer kim olduğunu biliyor. O taşı indirene kadar belki de uzun zaman geçiyor ve o süreçte Kabil’i tanıyoruz. Hayatının gidişini, her şeyin denetimden çıkmasını, her şeyin yanlış anlaşılması ve çok geç fark edilmesini… Kabil’den beridir böyle türemişiz. İçgüdüsel olan her şeyin bir anda sonuçları olmaya başlamış, hayvani doğamız bilincin ihanetine uğramış.

    Kabil’i hep kardeşini öldüren kişi olarak düşünürüz, peki ama etrafta öldürecek başka biri var mıydı ki? İlk doğan iki kişi onlardı. Kabil karşısında bulduğunu öldürdü. Yoksa hikâyenin kardeşlerle bir ilgisi yok.

    Salgınlar ve vebalar…  Kutsal kitap bizim Tanrı’yla savaşmamız hakkındadır. Ve bir şekilde biz sırf irademiz sayesinde, inadımız sayesinde daha güçlüyüz. Silinip gitmeyi reddetmişiz.

    Acı bir savaş olmuş. Tufan olmuş. Kaç canın gittiğini düşünün. Sıçanlar gibi, gömülmeden, özür dilenmeden boğulmuşlar. Bu konuda Tanrı bize borçludur. Durumu eşitlemek için bile daha almamız gereken çok yol var.

    Bir tepeyi aşan, tüm yaşamı darmadağın eden o sudan duvarı hayal edin! Kuru sıcakta bir çuvaldız gibi soğuk dürtüyü, o ani değişimi duyabiliyor musunuz? Ve derken önce bastığımız yer su altında kalıyor, mavilikten aşağı solgun ışık huzmeleri süzülüyor ve bunun ancak güzel olabileceğini, yok oluştan hemen önceki anların, muallakta geçen o saniyelerin en iyi anlardan asla aşağı kalamayacağını anlıyorsunuz. İyi veya kötü olduğunuzu düşünemeden, Tanrı’nın cezası olup olmadığını bilmeden, hissiz ayakta kalma savaşı veriyorsunuz. Çünkü başlangıcımız cennet bahçesi değil, alt tarafı o su basan tepenin eteğiydi. Ve ardından dalga geldi.

    Kutsal kitaplarda birçok öldürme olayından övgüyle söz edilir. Golyat koca ayak, insanın daha öncesi ve daha canavarca halidir; zaten öldürmeyi en çok istediğimiz de budur, rakiplerimizdir. Neandertaller, devler ve kendimizin canavarlara benzeyen önceki örnekleridir.

    Davut gibi ailesini, toprağını ve yasasını koruduğuna inananlara, Tanrı’nın tarafında olanlara sesleniyordu Davut, “ Bugün Filistinler ordusunun leşlerini gökteki kuşlarla yerdeki hayvanlara yem edeceğim. Böylece tüm dünya İsrail’de bir Tanrı’nın var olduğunu anlayacak,” der. Tıpkı bugün gibi…

    Oysa Kabil, bugün ondan evrilen türleri gibi Habil’i öldürürken hiç tereddüt etmemişti. Kabil’den şimdiye gelen öfkeyi, nefreti, gözü dönmüşlüğü ve korkunçluğu her geçen gün daha net görüyoruz. Habil’in kendi silahı olan koyun postuna gizlenen Kabil gibi kendi topraklarında ölen ve öldürülen kardeşleri işitiyoruz. Kabil, Habil’in ölen vücuduna baktığında bir nebze öfkesinin dindiğini, pişmanlığın arifesinde gezinerek herkesten uzaklaştığını biliyoruz. Dahası kandırıldığını hissetmesini öğreniyoruz.

    Bugün ise, insanoğlunun evrildiği son nokta, olası bir öfke azalması yerine, şiddeti artıran ve daha fazla ölüm isteyen bir “eskiden gelişemeyen” insan türüne doğru hızla ilerliyor. Kandırıldığını veya aldatıldığını ağzından kaçırsa da, bunun en büyük mağduru kendisi olduğunu ilan ediyor. O evrilmenin içinde güçler ayrılığından bağımsız yönetici olamama durumuyla kendini suçlu hissetmiyor; aksine yine en doğruyu ben bilir, ben yaparım diyor. Ve insanoğlu, son kişiyi öldürene kadar devam etme yeminleriyle bizlere Kabil’in en masum olduğunu resmediyor.


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları