• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Dut ağacı ve memleket

    Çoğun Mardinkapı gibi bakardı adama… Mardinkapı’sından Dicle’ye bakar gibi babacan, biraz da özlemle… Öyle heybetli, öyle yukardan… Ya da ben öyle hissederdim… Nereli olduğunu ya da adını bilmezdim de… Onu işe geldiğim her sabah o dut ağacının dibinde bulurdum. Önünde boya sandığı, her defasında da yüzü boyalı… Boya sandığına elindeki fırçalarla ritim tutturur, inceden bir türküyle eşlik ederdi. Geçenlere seslenirdi ince sesiyle “boyassııın” ya da “kirli kalmayın ha!” Gülerdim, o işbaz hallerine… O denli aşina olmuştum ki onu görmeye, göremediğimde aranırdım. Çevreye bakınır, onu seçmeye çalışır; dükkânlardan birinin önünde ayakkabı boyadığını görünce sevinirdim. O da bana bakar başıyla selam verir, sonra da sevimlice gülerdi…

    Bir sabah iş yerine geldikten sonra bir iş için çarşıya doğru yavaş adımlarla aheste ahaste onun önünden dalgınca geçerken arkadan bağırdı:

    • Dayi hiç selam vermeden geçişen ha! Ayıp oli… Sevinçle döndüm.
    • Ulâ çeto sen Diyarbakırlisan… Güldü…
    • He abe hama sen de şehir çocuğisan öyle değil?

    Nasıl sevinçliyim. Yıllardan sonra böyle kendi lehçemi duymayalı hatta konuşmayalı o kadar zaman olmuştu ki… Çocuk da olsa bir hemşerimi görmeyi, onunla konuşmayı ne denli özlediğimi fark ettim. Sevincimi abartarak:

    • He valla ben de şehir çocuğiyam. Sur içinden, Fatihpaşaliyam… Sonra kendi konuştuğuma kendim güldüm.
    • Başım gözüm üstüne dayi…

    Yıllarca memlekette Türkçeyi düzgün konuşmaya çalışmıştım. Kaba Diyarbakır lehçesiyle konuşanlara kızardım da üstelik… Eğer Türkçe konuşuyorsak onun en güzel halini konuşmak zorundayız, diye ahkâm keserdim bir de… Memleketten uzun süre ayrı kaldıktan sonra o kaba dediğim lehçeyle sohbeti ne denli özlediğimi çok sonra fark ettim, hatta arar oldum. Kardeşlerim, annem ya da yengem ve dayım bir araya geldiğimizde dilimizin değiştiğini fark eder, konuşmalarımızın doğal Diyarbakır lehçesinde akışını, neşeli oluşunu kahkahalarla karşılardık. Biz böyle konuştuğumuzda Diyarbakırlı olmayan eşlerimiz, çocuklarımız bize hayretle bakar, bazen ne konuştuğumuzu anlamaya çalışırlardı. Biz o an kendimiz olur; sıkılmadan, serbestçe hasbıhâl ederdik aramızda…

    Bir yaz tatilinde babamı ziyaret eden bir Diyarbakırlı ki, hayli kaba bir dille konuşurdu. Erdal ağabey, babamı görünce sarılıp sevinçle konuşurken yeğenim babasının yanına koşar adımlarla gelip şaşkın bir dille:

    • Baba koş, dedemin yanına senin dilinden konuşan biri geldi! O gün nasıl gülmüştük bu sözlere… Benim, bizim dilimizden…

    Babam, kardeşim annem, yılların memleket özlemi dillerine vurmuş halde ağız dolusu gülerek kahkahalarla saatlerce konuşmuş, âdeta memlekete gitmişlerdi. O gün orada olmadığım için hayıflanmıştım…

    Dalıp gitmişim ki çocuk tekrar seslendi:

    • Dayi dalıp gittin ha… Güldüm. Nasıl da sıcak bakıyordu. Memleket özlemi öylece o an gözlerime, ağzıma, yüzüme doluverdi…
    • Haydi, ayakkabılarımı boyala, hem de konuşalım. Adın nedir, okuyor musun? Kaç kardeşsiniz?

    Usta hareketlerle boyayı çıkardı, ayakkabıyı önce bir sildi, fırçaladı. Boyasını sürüp eliyle tıkladı. Bu arada sevinçle, ezgi söyler gibi konuştu, anlattı. Adı Mazlummuş. Soyadı Demirci. Beşkardeşlermiş; ikisi kız diğerleri erkekmiş. Sabahları erkenden boya sandığını alıp meydana çıkıyormuş. Sonra da okula… Ekmek parası işte, derken ne denli gururluydu. O günden sonra dost olmuştuk. Her geçerken birbirimizin hatırını sorar olmuştuk. Babasını, annesini ve kardeşlerini de tanıştırmıştı. Bir vaha gibi, Hevsel Bahçesi gibi olmuştuk birbirimize…

    Bazen kızdırır, üzerine giderdim.

    • Geçen gün dayak yemiş, kaçmışsan, öyle diyiler, deyince kızar:
    • Dayi, sen de bilisen işte. Şehir çocuği, dayah yer hama valla kavgadan kaçtığı görülmemiştir, ha! Kim deyişe bizi tanı mi daha…Gözlerime bakardı. Gülerdim…
    • Hanek sölisen değil?
    • He ula hanek söliyem…

    Uzun bir zamandır görünmüyordu. Yazdır, belki memlekete gittiler dedim kendi kendime. Kış geldi yine yok. Evlerini de bilmiyorum ki… Sağa sola sordum kimse görmemiş. Her sabah o dut ağacının altına gidip dakikalarca dut ağacına soruyorum. Neden burada duruyorsun demiştim bir defasında… Yüzüme bakıp:

    • Dayi  bu dut ağaci sanki diyem memleketim. Aha, bu parkın akan suyu da Dicle! Ben burada kendim oliyam, memleket oliyam! Hele şimdi seni de tanımişam, daha ne istiyem… Sarılıp gözlerinden öpmüştüm.

    Şimdi gözlerim yolda her gün onu bekliyorum. O gelecek, elimden tutup beni memleketime götürecek. Ya gelmezse diye de çok korkuyorum.

    Sonra bir gün babasını gördüm. O dik duruşlu adam çökmüştü. “Mazlum?..” dedim. Yüzüme baktı. Gözlerini kaçırdı. Tekrar “Mazlum nerede?” diye soracak oldum. Sanki Dicle taştı. Öyle bir haykırarak sarıldı ki bana…

    • Abe, mazlum çu… Mazlum hate kuştin.
    • Çawa bû
    • Ew bi gulekî kor bû!

    Düğün için memlekete gitmişler. Sokakta arkadaşlarıyla oynuyormuş. Aniden bir çatışmanın ortasında kalmış çocuklar. Babası, o dağ gibi adam çocuk gibi ağlıyor bir taraftan da, “Mazlum gitti abe. Mazlum öldürüldü. Kör bir kurşunla vuruldu.” Baba, boyuna kaldıramayacağım ağırlıktaki cümleleri omuzlarıma indirip duruyordu. Ah, memleketlim. Ah, yiğit, korkusuz çocuk…

    Xwe Mazlûm bû daristanek dane… Mazlûmu li baxçeya Hevselê diçin.   Her rojê li Dicle digerin             Mazlum dut ağacı oldu. Mazlum’u Hevsel bahçesine diktiler. Her gün Dicle’ye bakıyor…

     

     


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları