Ebu Gıreyb cezaevinden önümüze gelen fotoğraflar, dünya toplumunun Irak halkı ile yeniden özdeşlik kurmasına, özdeşleşmesine yol açıyor. Amerikan savaş makinesinin; yerkürenin hayli büyük bir kısmında geçerli olan anti-Arap, anti-İslam ideolojik öğelerle inşa ettiği ve savaşın başından itibaren de gece görüş cihazlarının yeşil karanlığında, bilgisayar monitörlerinin gri sisinde netlik ayarını bozduğu; ama fiyakalı kefiyesini, ak fistanını ise vurgulayarak genel estetik ideolojisinden dışlayıp yabanıl kıldığı bir “Öteki”nin, “Öteki olarak Iraklı”nın, Ebu Gıreyb fotoğraflarında “Biz”, “Ta kendimiz” olduğunu saptıyoruz yeniden, bütün çıplaklığıyla.
Bütün çıplaklığıyla, çıplaklıklarıyla bizimki, sevgililerimizinki gibi vücutlar gördük, görüyoruz gazetelerde. Ve bu gördüklerimizin hemen ötesinde, derininde: Ruhlar, aşklar…
Amerikan ve İngiliz askerleri aşağılamak, onurlarını kırmak, cinsel istismar ve tecavüz etmek için çırılçıplak soymuş Iraklı tutukluları. Ama şimdi bu fotoğraflardan, bu çıplak sırtların ve göğüslerin kan sıçramış aynasından biz yansıyoruz. Görüntümüzle buluşuyor, barışıyor, nihayetinde yüceltiyoruz onu, herkes gibi hayran oluyoruz.
Şimdi 60’lı yılların çiçek çocuklarının Vietnam Savaşı’nı protesto gösterilerinde, konserlerinde neden çırılçıplak soyundukları daha iyi anlaşılmıyor mu? Şiddetli bir eşitleyici, özdeşleştirici olarak çıplak insan vücudunun karşısında omzu tenha ya da kalabalık o üniformalar nasıl rüküş, nasıl yakışıksız ve onları taşıyanlar nasıl uzak, nasıl yabancı bize!
İnsan türü karşısında şaşırmış kalmış kötücül UFO yolcuları gibi poz veriyor işkenceciler kameralara.
İşgal orduları ne arıyor, ne bulmayı umuyor Iraklı esirlerin apış aralarında? Kendileri gibi hazza ve paraya indirgenmiş bir insanı mı? Onları mastürbasyona zorlamaları bu yüzden mi? Bu kadar mı korkutuyor dini ya da dünyevi ideolojileriyle hayatlarını anlamlandırmış, anlamlandıran insanlar bu paralı askerleri?
Ebu Gıreyb fotoğrafları, bir kez daha vücutlarımızın, birbirine çok benzeyen vücutlarımızın ne kadar kolay ele geçirilebilir, tutsak alınabilir, incitilebilir, kırılabilir olduğuna işaret ediyor.
Ve tam da bu yüzden bu fotoğraflar vücudumuz dolayımıyla, vücudumuz üzerinden yapılan namus, şeref hesaplarının, bu hasletleri imha ya da koruma stratejilerinin Bağdat’tan dönüşünün sağlaması oluyor. Savaş makinelerinin gücü karşısında vücutlarımızın savunmasızlığını bir kez daha kavrayarak doğru hesaba, doğru sonuca, bizi Iraklı tutsaklarla asıl biraraya getiren çıkarsamaya yöneliyoruz: İnsan bilinçtir, zihindir, ruhtur son kertede.
Birbiri üzerine yığılarak bireylilikleri, maskelenerek kimlikleri yok edilmeye çalışılan, kelepçelenerek eylemlilikleri engellenen ya da cinsel işlevlerine indirgenen bu insanların ruhları nasıl yakından, nasıl net hissediliyor fotoğraflara bakanlarca.
Ebu Gıreyb fotoğrafları, savaşın bir erkek işi olduğuna, erkek egemen kültürce arka çıkıldığına dair tartışmalı tezlerin doğruluk kefesine de epey bir malzeme sağlıyor.
Erkek tutsakların birbirleriyle cinsel ilişkiye zorlanması, kadın tutsaklara tecavüz edilmesi, yani erkeğin cinsel aktivitesinin yüceltilmesi değil sadece bu yöndeki göstergeler.
Bu fotoğraflar, bu fotoğraflara eşlik eden haberler, Müslüman coğrafyasında olması hasebiyle bu savaşta provokatif olarak iyice altı çizilen, öne çıkarılan; Amerikan ordusundaki kadın-erkek eşitliğinin nasıl göstermelik olduğunu da ortaya koyuyor.
Kadınlar ya aptes bozucu, mastürbasyon uyarıcısı olarak görevlendiriliyorlar ya da erkeğin kadın karşısındaki üstünlüğüne en az Amerikalı askerler kadar inanan bu Doğulu erkekleri geçici ve yalancı iktidarlarıyla iyice zıvanadan çıkarmak için.
1968 yılında, Saygon’da bir sokakta, Güney Vietnamlı polis şefi Nguyen Ngoc Loan’ın bir Vietkong’luyu başından tabancayla vurarak infaz edişi Eddie Adams tarafından fotoğrafla tesbit edildi. Vietnam Savaşı’nı bitiren sivil protestolara ivme kazandıran görüntülerden biri olan bu fotoğraf, bu barış ikonu artık neredeyse bir popüler kültür imgesi oldu.
Tam tabancanın ateşlendiği anda çekilmiş bu fotoğrafta, Vietkonglu genç henüz ayakta, düşmemiş, ama ölecek, ama acısız.
Ders kitaplarında ya da fotoğraf albümlerinde merminin havada yakalandığı ya da bir cam bardağa değdiği enstantaneler görürüz. Eddie Adams’ın infaz fotoğrafı da benzer bir etki yapıyor. Ölümün insanı vuruşunu görmek, ölümü yakalamak için her rastlanıldığında bakılır o fotoğrafa. Handiyse nötralize, o kadar olmasa bile estetize olmuştur bu dehşet anının görüntüsü artık.
Ebu Gıreyb fotoğraflarının aynı Vietnam fotoğrafları gibi Irak’taki işgale karşı tepkiyi artıracağı ve bu kirli savaşın sonunu hızlandıracağı açık.
Ama ondan sonra bu fotoğrafların işi biter. Bir daha da bakmayız, bakamayız.
Bu fotoğrafların özdeşleştirici etkisi öncekilerden çok daha güçlü çünkü.
(Bu yazım ilk kez Mayıs 2004’te Milliyet Gazetesi’nin Popüler Kültür ekinde, daha sonra Temmuz 2004’te ‘Tam Yakalandığımız Yerden’ adlı kitabımda yayımlandı. 1989’da yayımlanan ‘Evsiz Ülke Hikâyeleri’ adlı ilk öykü kitabımda yer alan ‘M.O.M’ adlı öykümde de işkenceci ve işkenceye uğrayan bağlamında bedenin şiddet ile aynalaştırılmasına dair bir öykü yazmıştım. ‘M.O.M’ bir kurguydu. Ebu Gıreyb ise gerçek.)







