• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Edebiyat: Şefkatli bilgi

    Bütün tarihine, geleneğine, akımlarına, insanlık kültüründeki ihtişamlı yerine ve saygınlığına rağmen edebiyat kendisini her zaman samimi ve saygılı bir tevazu ile ortaya koyar. Estetik ve ideolojik zenginliğinin yanında çokca olgusal bilgi içerdiği de daha ilk okuyuşta görülse de, hele ki bilgilendirme, bilgi verme işlevini ve etkisini elden geldiğince vurgulamaktan, öne çıkarmaktan kaçınır edebiyat. Olgusal bilginin fazlaca öne çıkmasının eserinin estetik etkisini yaralayacağını bilir edebiyatçı. Hisseder. Okurla arasındaki ilişkinin zedeleneceğini. Okurun haz alımını akamete uğratabileceğini.

    Böylece edebiyatın bir bilgi türü olduğu gerçeği sık sık unutulur ya da üzerinde durmamak tercih edilir. Hem yazar tarafından hem de okur.

    Halbuki insanın kim ve ne olduğunu bir dogma ve ceza sistemi üzerinden açıklayan dinin otoriter ve tavizsiz iddiası ile bilimin insanı anlamadaki kibirli ampirizminin yanında edebiyat bu tevazusuyla çok daha davetkâr ve samimidir ve belki de doğası gereği her ikisinden de daha gerçekçidir. Şefkatli bir gerçekçiliktir onunki insanı anlatırken.

    Edebiyat, din ile bilimin yanında şefkatli ve derin bir bigi türünün kapılarını açmıştır.

    Edebiyatçılar tarih boyunca iktidarlar karşısında sıkça muhalefette yer almış, barış ve insan savunusu edebiyatçının sorumluluğu, onda aranan bir nitelik addedile gelmiştir. Cezaevlerinde, mahkemelerde iktidar karşısında insanlığı, insanın özgürlüğünü onurla savunan nice edebiyatçı oldu tarih boyunca.

    Ama ben edebiyatın özgün, şefkatli ve derin bir bilgi türünün kapısını açtığını söylerken, bunu edebiyatçının siyasi ya da ideolojik olarak tanımlanabilecek niyetinden bağımsız olarak söylüyorum.

    Edebiyatçı işi gereği açar bu kapıyı, edebiyat doğası gereği üretir, ortaya koyar böyle bir bilgi türünü.

    Üstelik edebiyatın bilgi türü, sadece açıklamakla kalmayacak, bu bilgiyi anında insanileştirecektir.

    Edebiyatçı yazara bu bilgi üretimi görevini kahramanı ve kurgusu verir, yükler. Daha doğrusu edebiyatçı bu görevi kahramanından ve inşa ettiği kurgudan edinir. İçsel ama edinilmiş bir görev, bir işlev, bir yetidir bu.

    Şöyle ki: Edebiyatçı, bizatihi kahramanının ve kahramanının içinden geçtiği kurgunun yine kahramanın kendisinin üzerindeki etkisinin inandırıcı ve ikna edici olmasını ister. Bu sadece bir istek değil edebiyatın edebiyat olabilmesinin, iyi edebiyat olabilmesinin önkoşuludur. Edebiyatçının uğraşı bu yöndedir.

    Edebiyatçı bunu yaparken ister roman ister öykü yazıyor olsun kahramanını edebiyatın asla zamanı geçmeyecek janrı olan ‘Bildungsroman’daki gibi okurun gözü önünde bir hayata kavuşturur. Bunu yaparken de kahramanın neden, nasıl öyle ve böyle olduğunu açıklamak zorundadır. Yani onu bu kişi, bu roman ve öykü kişisi yapan koşulları yazım sürecinde ortaya koymak ve kurgusunu bu yaşam koşulları ya da varoluş koşulları üzerinde inşa etmek zorundadır.

    Ve eğer, kahramanı ne kadar atipik olursa olsun, okuru onun gerçekliği konusunda ikna etmek, inandırıcı olmak istiyorsa ki bu bir zorunluluktur, tatlı ve zevkli bir zorunluluk, onun içinde varolduğu koşulları gerçekçi biçimde anlatması gerekir. Bütün bunlar edebiyata içsel, edebiyatın doğası gereği yapılması gereken şeylerdir.

    İşte burada edebiyatçı yazar, biricik olarak tasarladığı kahramanı tarafından, bu tasarım sırasında, toplumsal alana, toplumsal koşulların yaşandığı yere gönderilir. Orada edebiyatçı yazarı resmi tarihin çok ötesinde bir tarih, resmi ideolojinin çok ötesinde bir sosyoloji, insan ile varolduğu koşullar arasındaki üretken gerilim beklemektedir. Edebiyatçı eline kalemi alır almaz, gerçekliğin, bireysel ve toplumsal gerçekliğin safına geçmiştir.

    Edebiyatçı yazarın beslendiği en önemli gerilimlerden biri de kahramanları arasındaki mesafeye ilişkindir ve bu mesafeyi kahramanlarına katettirmek yazarın önemli bir uğraşıdır. Bu mesafeyi kapatırken de inandırıcı olmalıdır. Tam burada edebiyatçı, kahramanlarının, iki ya da daha fazla kahramanının bir araya gelişini resmederken toplumsal şartları kıpırdanması, hareketi içinde okura izletmek durumundadır. Dinin ya da bilimin insanı anlatır, açıklarkenki durağanlığının ve anonimleştirici etkisinin karşısında hareketli, eylem halindeki insan, kıpırdanan, hareket eden bir sosyolojik gerçekliğin orta yerinde ortaya çıkar.

    Edebiyatçı kahramanının karakteri ve eylemleri konusunda okuru ikna etmek, inandırıcı olmak istiyorsa, yine edebiyatın doğası gereği okurun kahramanını eylemlerinden sorumlu tutarken aynı zamanda içinde varolduğu koşullar üzerinden anlamasını sağlamalıdır. Edebiyatçı kahramanını öyle anlatmalıdır ki, okur onu sorumlu tuttuğu bütün eylemlerine rağmen asla suçlamamalı, ona anlayış göstermelidir. Çünkü onun neden öyle davrandığını  bilmektedir artık. Onun okuduğu roman ya da öykünün kahramanı oluşunu izlemiş, onun neden şu kişi değil de bu kişi olduğunu görmüştür.

    Bu anlama, anlayış gösterme  durumu okuru, romanın ve öykünün kahramanını artık seviyor olma dolayımı ile gerçekçi, gerçeklikten beslenen bir insan sevgisine, insana yönelik bir şefkate götürecektir. Affetmeye.

    Edebiyatın şefkatli ve gerçekçi bir bilgi türünün kapılarını usul usul ve sonra ardına kadar açışı, dediğim gibi, edebiyatçının niyetinden hemen hemen tümüyle bağımsız, edebiyatın doğasına içsel bir işlevidir. İnsanı anonimleştirmeyen, biricikliği içinde sevmeye, affetmeye yönelten bir bilgi türü.

     

    (Geçen hafta, 5 Kasım 2017 tarhinde, 36’ncı İstanbul Kitap Fuarı çevresinde Karin Karakaşlı ile beraber okurlarla ‘Edebiyat İle İnsanı, Toplumu, Hayatı Anlamak’ başlıklı bir söyleşi yaptık. Bu söyleşide ileri sürdüğüm ve aslında epeydir çeşitli sebeplerden düşündüğüm, çeşitli vesilelerle formüle ettiğim fikirlerimi, savunduğum tezlerimi ‘Edebiyat: Şefkatli Bilgi’ başlığı altında bir yazı halinde bir araya getirmek istedim.)

     


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları