Shakespeare’in ölümsüz eseri “Kral Lear”da, kötü karakter Edmund şöyle seslenir seyirciye:
“İnsanoğlunun ne budala olduğunun resmidir bu.
İşler biraz ters gitmeye başladı mı,/ İhtimal ki kendi hatamızın bedelidir bu./ Oysa biz güneşi, ayı ve yıldızları suçlarız,/ Onlardır felaketimizin sorumlusu./ Onlar zorladığı için hain,/ Gökyüzü öyle emrettiği için soytarı,/ Kürenin üstünlüğü yüzünden düzenbaz,/ Hırsız ve vefasız oluruz. /(…)/ Gökler böyle istiyor diye şeytanlara dönüşürüz biz./ Korkunç mizacından bir yıldıza iftirayla sıyrılmak:/ Çiğ süt emmiş insanoğlunun takdire şayan kaçışı!”
Eleştiriyi düşmanlık, itirazı ihanetle eş tutan bir gelenekten geliyoruz biz de… İşler hayalimizdeki kurguya uymadığında gerçekle yüzleşmek yerine başarısızlığımızdan başkalarını sorumlu tutmayı marifet biliriz. Aynı hatayı tekrar tekrar yapmaktan gocunmaz, düşman cephesini büyüterek kendimizi gerçeğin soğuk yüzünden koruyacağımızı sanırız.
Komplo anlatılarını çok sevmemiz de bundandır. Zaten bize göre dünyada olan biten her şey, Türkiye’yi kıskaca almak, gücünü yok etmek üzere tasarlanmıştır. “Durun bir dakika düşünün, aklınızı kullanın” diyen herkes bu büyük komplonun bir parçasıdır. Günümüz Şeyhülislam’ı Hayrettin Karaman’ın da bu kesimi “içimizdeki yabancılaşmış parça” diye tanımlaması bu zihniyetin dışavurumudur.
Türkiye’yi yönetenler gerçekten iç ve düşmanlarla kuşatılmış olduklarına inanıyorlar. Dünyadaki değişimi izleyen ve Türkiye’nin imkânlarını ve sınırlarını gerçekçi bir yaklaşımla değerlendirenlerin yaptığı her uyarıyı, her eleştiriyi, her itirazı büyük bir öfkeyle karşılıyorlar. İçeriden ve dışarıdan yapılan uyarıları Türkiye’nin büyük devlet olmasını hazmedemeyenlerin, büyük düşünemeyen küçük beyinlerin ve hainlerin uyarısı olarak yaftaladıkları için, attıkları adımların ve ağızlarından çıkan sözlerin toplumsal barışı ve uluslararası ilişkileri nasıl zehirlediğini dahi göremiyorlar. Bunun geçici ya da referandumla ilgili olduğunu düşünmek yanıltıcı olur. Kendileri gibi düşünmeyen milyonları bir tehdit olarak gördüklerini artık saklama gereği duymadıkları gibi, hukuku gereksiz bir ayrıntı, adaleti güçlerinin payandası, yalanı siyasetin esası olarak görüyorlar.
İsrail, Suriye, Irak, İran, Rusya, ABD, Almanya, Hollanda, Danimarka, İsveç, İsviçre, Belçika, Bulgaristan… Hepsiyle kavgalıyız. Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi ve organları, uluslararası kuruluşlar, yabancı basın… Bunlar zaten ezeli düşmanlarımız. Kimine “sen kimsin yaa!” diye atarlanıyoruz, kimini “haddini bil haddini!” diye fırçalıyoruz. Referandum tarihi yaklaştıkça sinirler iyice bozuluyor. Ağzımızdan çıkanları kulaklarımızın duymadığı bir öfke krizine kapıldık gidiyoruz. İşi ‘Haçla Hilal’in kavgası’na kadar taşıdık. Ekonomi büyük hasar alacakmış, işsizlik tavan yapmış, taze dış kaynak bulma güçlüğü başlamış, nitelikli insan kaynağı ülkeyi terk ediyormuş, yerli yatırımcı dahi kaçıyormuş… Umurumuzda değil.
Neredeyse “durdurun dünyayı inmek istiyoruz” diyeceğiz. Türkiye’yi artık öngörülemez bir ülke ve bu nedenle dünya sistemi için bir risk olarak değerlendirmeye başlayan dünyanın bundan üzüntü duyacağını sanmak safdillik olur. Nitekim AB yetkililerinden gelen “Türkiye ateşle oynuyor. Korkarım biz daha güçlüyüz” çıkışı hiç de hafife alınacak bir uyarı değildir.
Öte yandan, ABD’nin ve Rusya’nın Suriye’de IŞİD’e karşı mücadelede Türkiye’yi değil YPG’yi seçtikleri fiili tutumlarından belli. Hadi Rusya’nın bizimle görülecek bir hesabı var, diyelim ama NATO’da birlikte çalıştığımız, stratejik ortağımız dediğimiz ABD’ye ne demeli? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eski ve yeni ABD Başkanlarına, YPG’nin kendilerinin de terörist saydığı PKK’nın Suriye’deki kolu olduğunu söylemesine ve YPG’den vazgeçtikleri takdirde Türkiye’nin her desteği vereceğini taahhüt etmesine karşın onlar da YPG’yi seçtiler. Ve Cumhurbaşkanı’nın “Menbiç’e doğru ilerlememize devam ediyoruz” açıklamasının üzerinden 48 saat geçmeden, Başbakan, Milli Güvenlik Kurulu toplantısının ardından, akıllarda bir dolu soru işareti bırakarak “Fırat Kalkanı” harekâtının sona erdiğini açıkladı. Elimizde yitirdiğimiz canların acısı ve bölgede imajı ve güvenilirliği ağır yara almış bir Türkiye kaldı…
Aslında bugünlerin geleceği belliydi. Hayaller gerçeğe uydurulamayıp, kendinizi yeryüzündeki tek akıllı, âlemi aptal sandığınızda her sorun sizi felakete götürebilecek büyük bir krize dönüşür.
Hukuk dışılığın, adaletsizliğin ve kabadayılığın norm haline geldiği bu şark kurnazı siyasete eğer ‘hayır’ demezsek, ne güvenle yaşayacak bir ülkemiz, ne aklımız, ne vicdanımız, ne de insanlığımız kalacak geride…







