Hani insan bazen burnunun dibindeki güzelliği göremez ya, Eskişehir seyahatim sonrasında hızlı trende bunu düşünerek döndüm Ankara’ya.
Eski zamanlarda Eskişehir benim için Balıkesir’e biraz daha yaklaşmış olmaktan öte bir şey ifade etmezdi. Okulun her tatil oluşunu fırsat bilerek, arkadaşım Güzin ve onun kafes içindeki kedileri ile Ayvalık’a gider, otobüs Eskişehir’e gelince, kedileri bir yana bırakıp otobüsten ve kedilerden 5 dakikalığına bile olsa uzaklaşmanın keyfini yaşardık.
Üç, dört sene evvel özel bir davet için Eskişehir’e tekrar gittiğimde şehri çok sevmiştim ama sosyal toplantıların yoğun programının yoruculuğu daha çok hafızamda kalmış gibi…
Uzun lafın kısası arkadaşım Güzin ve ben, ama bu sefer yanımızda kediler olmadan, bir anda kendimizi Eskişehir’e atıverdik.
Eskişehir’i tercih etmemizin ilk sebebi hızlı tren ile bir buçuk saat sürmesiydi. Tam da üniversite yıllarımızdaki gibi, attık sırt çantalarımıza bir iki bir şey ve düştük yollara. Hiç plan program yapmadan ne çıkarsa bahtımıza tarzı bir organizasyondu.
Eskişehir’in dünya kültür mirasına eklediği Odunpazarı Evleri’nde kalmayı önceden konuşmuştuk ve gezimizin tek planlı kısmı buydu. Çantaları bıraktığımız gibi çıktık tarih içinde bir yolculuğa.
Gezilecek o kadar çok yer vardı ki, yine tercih yapmak, seçenekleri azaltmak durumunda kaldık.
Eserlerini ve sergilerini yakından takip ettiğim, ünlü seramik sanatçımız Zehra Çobanlı’nın sergisine denk gelmek ise gezinin bonusuydu. Eskişehir Kent Müzeleri Kompleksi’ndeki harika sergisini gezdikten sonra, daha fazlasını görmek isteği ile kendisini atölyesinde ziyaret ettik. Atölyedeki sanat eserlerinin güzelliği, Zehra Hanımın alçak gönüllülüğü, konukseverliği ve hoş sohbeti ile çok hoş bir gün geçirdik. Günün sonunda, akşam yemeği için yer bulamadığımız şehrin popüler lokantasından bizim için yer ayırtması, oraya kadar zahmet edip arabası ile bırakması ve teşekkür ettiğimizde, “Burası Anadolu” diye cevaplaması her şeyi fazlasıyla özetlemiyor mu?
Atölyede sanatçının çeşitli dönemlerine ait eserleri vardı. Hepsini bir arada görünce hangi birisine bakacağımızı şaşırdık, ama “Kadına Dair” adındaki çalışmaları için hazırladığı kadın ayakkabıları özellikle ilgimizi çekti. Çok çeşitli ayakkabılar vardı ama ben en çok kara lastik de denen “cizlavetleri” sevdim. O kadar gerçekçi duruyorlardı ki, ayağımdakileri bir kenara atıp geceye onlarla devam edesim geldi. Gri renkli seramik “cizlavetler” şimdi salonun başköşesinden, altın tel sırma işli “Osmanlı Ayakkabıları” koleksiyonuma kafa tutuyorlar.
Şehir eski olsa da nüfusu çok genç Eskişehir’in. Sokakları cıvıl cıvıl, kolunun altında kitapları ile gezen öğrenciler ile dolu. Güzel akşam yemeğinden sonra barlar sokağından yürüyerek otele döndük. Ertesi gün için planımız çibörek yiyip, Porsuk Çayı’nın etrafında biraz dolaşıp dönmekti. Böreğimizi yedik, kahvemizi içtik ve treni kaçırma riskine girerek üstüne bir de kahve falı baktırdık. Neler neler çıkmadı ki falımızda… Size kısa bir yol var bile, dedi falcı. Demek ki treni kaçırmayacaktık. Ağzımız kulaklarımızda ucu ucuna trene yetiştik…
Bu haftanın bir diğer güzelliği ise Halkın Nabzı’nın 200. sayısının basılıyor olması. Gazetemizin adı bana Can Yücel’in ”Kalp zaten atmakta, marifet ritmi değiştirebilmekte” sözünü anımsattı. Basın dünyasındaki farklı duruşu ile ritmi her daim değiştirebilmesi dileklerim ile nice sayılar diliyorum.







