• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Erdoğan-Obama Görüşmesinin Perde Arkası

    Washington’da yapılan nükleer zirvede Erdoğan’ın ABD Başkanı Obama ile görüşüp görüşmeyeceği geçen haftanın en merak edilen sorusuydu sanırım. Yandaşından ana akımına kadar medyanın kahir ekseriyeti bu sorunun yanıtına kilitlendi.

    ABD’de hiçbir üst düzey yetkili Erdoğan’ı karşılamaya gelmedi. Bu Türkiye’de soğuk duş etkisi yarattı. Suriye ve Türkiye’de ABD’nin yüzün buruşturan onca şeyden sonra hiçbir şey olmamış gibi Obama’yla cicim günlerinden kalma bir tören yapılsaydı; Erdoğan zevahiri kurtarmış, ‘En güçlü müttefikimizle her şey süt liman,’ mesajını tüm dünyaya vermiş olacaktı.

    Brookings Enstitüsü’ndeki panel öncesi Türk gazeteciler Adem Yavuz Arslan ve Amberin Zaman’ın cumhurbaşkanı korumaları tarafından tartaklanması, ABD basınının bunu skandal olarak görmesi bu alacakaranlık tabloya tüy dikti.

    Neyse biz konumuza dönelim.

    Obama’nın Erdoğan’la görüşeceğine dair umutlar tükenmek üzereyken, ne oldu da Obama Erdoğan’la -gayri resmi olmak kaydıyla- görüşmeye razı oldu? Bu sorunun yanıtı sanırım Suriye’de gizli yine.

    Bir parantez açalım ve 14 yıllık AKP döneminde ABD-AKP ilişkilerine kısa bir göz atalım. ABD 11 Eylül saldırısının ardından radikal İslam’a karşı ılımlı İslam projesi sebeb-i mucibince AKP’ye büyük destek sundu. Ancak hemen bir yıl sonra Irak’a askeri müdahaleyi öngören 1 Mart tezkeresinin TBMM’ne takılması, ABD-Türkiye ilişkilerinin limoni bir iklime girmesine yol açtı. 2007 sonuna kadar sürdü bu. Aynı dönemde Türkiye, AB müzakerelerine yönelerek batı bloku içinde irtifa kazanma siyaseti izledi.

    2007 yılında Bush’un gitmesine yakın yeniden köprüler kuruldu. 2008’de Obama’nın başkan seçilmesinden sonra ise bal ayı günleri başladı. Türkiye, Arap Baharı’nın ardından kurulacak Ortadoğu rejimlerinin model ülkesiydi ne de olsa… Ancak Arap Baharı, projede çantasında durduğu gibi durmadı.  Küresel güçler baharı beklerken Ortadoğu’yu saran yangının yarattığı hayal kırıklığı,  ABD Türkiye ilişkilerinin de sarpa sarmasına neden oldu.

    Mısır’da Mursi’ye karşı yapılan Sisi darbesine ABD’nin örtülü desteği ilk kırılma noktasıydı.

    İkinci kırılma noktası Suriye oldu. Rusya ve İran’ın açık desteğini alan Esat’ın kolay kolay yıkılmayacağını, dahası iç savaşın selefi cihadist güçleri büyüttüğünü gördüğü noktada, başlarda Suriye siyasetini rejimin devrilmesi üzerine inşa eden ABD’nin, Suriye’deki öncelikleri de değişti. Artık birinci hedef Esat değil, IŞİD, El Nusra gibi cihadist güçlerdi.

    Bu, Türkiye ile ABD arasında yol ayrımı demekti. Neo Osmanlıcılık hevesindeki Türkiye, ABD’nin strateji değişikliğine ayak uyduramadı. Esat ve Suriye Kürtlerine karşı selefi-cihadist örgütleri desteklemeye devam etti. ABD, IŞİD yayılmacılığını sahanın en dinamik savaş gücü Kürtlerle kırmaya çalışırken Erdoğan/AKP iktidarı, hiçbir biçimde Kürtlerin statü kazanmasına rıza göstermedi.

    Peki, bugün durum ne? ABD IŞİD’in belini kırmak için iki önemli üs noktası olan Musul ve Rakka’yı IŞİD’den temizlemek zorunda. İlk hedef, Mimbiç üzerinden Rakka…

    Bu sadece Suriye politikaları için değil, AB’nin güvenliği açısından da elzem hale geldi. Çünkü AB ülkelerini eylem sahasına dönüştüren IŞİD, kaynağında kurutulamaz ve bu ülkelerindeki intihar saldırıları sürerse, Avrupa ülkelerinde aşırı sağın güçlenerek iktidara gelmesi çok güçlü bir olasılık olarak gözüküyor. Bu ise AB projesinin çökmesi demek…

    Ancak Rakka’nın düşürülmesi için PYD’nin gücüne ihtiyacı var ABD’nin. Çünkü sahada IŞİD’le baş edebilen tek muhalif güç Kürtler… Türkiye, Fırat’ın doğusunda ABD’nin YPG’ye destek vermesini gönülsüzce kabul etse de, YPG’nin Fırat’ın batısına geçmesini asla kabul etmiyor. Çünkü böylece Kobanê ve Afrin kantonlarının birleşerek, 800 kilometrelik Suriye sınırı Kürtlerin kontrolüne geçecek. Kürtler bölgesel bir aktör olarak tarih sahnesine çıkacak.

    ABD ile krizin zırt dediği nokta burası işte. ABD Erdoğan’ın bütün direnişine rağmen NATO üyesi olan Türkiye’yle ilişkileri germekten yana değil ama bu haliyle de yürüyemiyor. İşte 50 dakika süren görüşmenin (görüşmenin tercümanlı olduğu düşünülürse reel süre 25 dakika)  perde arkasında, bu krize çözüm arayışı vardı. Birilerinin bu politika ile Türkiye’nin daha fazla yürüyemeyeceğini anlatması gerekiyordu ve ancak Obama olabilirdi o…

    Artık ABD’nin, Erdoğan’ı biraz daha köşeye sıkıştırdığını var sayabiliriz. Önümüzdeki günlerde Zarrab davası, Erdoğan’ı hizaya çekmek için etkili bir koz olarak kullanılacaktır. Erdoğan politikanın acımasız gerçeklerine ne kadar direnebilir daha? Bu direniş devam ederse, bu Türkiye’nin iç siyasetine nasıl yansır? Önümüzdeki dönemde bu soruları çok tartışacağız.

    Türkiye, çok kötü bir açmaza düştü. Ama havuz medyanın hiç umurunda değil bu. Onlar için yarın ne olacağı değil, bugün zevahiri kurtarmak her şeyden evla çünkü…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları