• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Fena Olmazdı Bir Hayır Destanı Çıkarmak

    Düşününce hatırladım bak. Yani demem o ki bu gibi insanlar orada köşe meyhanelerde veya evinde battaniyenin altında derin düşüncelere dalıp kaybettikleri potansiyelleriyle bizi böyle rezil olmaya mahkûm ettiklerinde, onlara delikanlı gibi bir iki telkinde bulunsak neden haksız sayılalım?

    Sonuçta televizyonlarda neler görüyoruz!

    Elimizi biz de omzuna patpatlayıp ona toplumdaki konumunu ve Türk-İslam medeniyeti için ne kadar önemli bir şahsiyet olacağını anlatmış, dahası, şey de demiştik: “Ulan yavşak, amma nankör adamsın, taş gibi de karın var, mutsuzluk senin neyine?”

    Sonra biri de çıkıp oğluna tekne almış. Evladımızın yaşındayken ben, denizi yeni görmüştüm. Hatta o yaşlarda daha masum korkularımız vardı bizim. Mesela, “Nerelisin?” sorusuna kafa kâğıdından mı cevaplasak, yoksa baba tarafının memleketini mi ispiyonlasak diye. Hayır. Bu korkunun temeli sorunun arkasındaki soru da saklıydı.

    “Kürt müsün?”

    “Türk müsün?”

    Önce topu göğsümüzde yumuşatarak, “abim askerde” yanıtıyla ortamı ısıtırdık. O zamanlar saha top sürmeye ve kaleye gitmeye müsait değildi. Gerçi şimdi de pek müsait değil, “Gezi” sayesinde ve birkaç entelektüel takibiyle ayrımcılıklarını kırdı insanlar. Ya da kırdığını zannediyor.

    Teferruatı bir yana koymak gerekirse, bu soruları sormalarının üzerinden dört ila beş sene geçtikten sonra en değerlileri olduk. Kiminin kardeşi, kiminin en iyi komşusu, kiminin de buralarda doğmuş zevcesi. Ama buralarda doğmuş olanlar en değerlileri. Muhtemelen permalı ve gözündeki sekreter gözlüklerinin altındaki ince dudaklarından hep aynı teraneyi duyduk. “Ama onlar gibi değiller.” Benim yerime yaşam hakkıma ve benim sadeliğime laf edecek olanın alnını karışlamam fazla uzun sürmedi, sürmezdi, nitekim sürmüyordu da.

    Neden?

    Çünkü hakikati öğrenmek, varlığının farkında olmayarak sahip çıkamadıkları bir haktı onlar için.

    Lise zamanı ülkücü gençlik vardı bir de. Beni bir okul çıkışı iki esmer delikanlı aldı, ikisi iki koluma girip dışarı fırlattı. Ütülü gömleklerini görüyordum, yaka kirlerini, kokularını duyuyordum, kaşlarının çatılışını da az buçuk tahmin ediyordum. Oğlanlar kanı çekilen bedenime ürperti veren kertede iri ve kuvvetliydi. Ya da bana öyle gelmişti.

    Ama görmeye mahsustu, şöyle ki, yer gök, manzara dâhil, saçlarıma bulandı.

    İşte dedim götürüp atarlarken bu oğlanlar beni, çekeleye çekeleye, bir iti atar gibi:

    İşte dedim, benim çocukluğum

    Gördün mü nasıl kestiler saçlarımı?

    Oradan oraya bitlene bitlene yürürken ben, serçe parmağından tutunup babacığımla?

    Bu acı hepimizindi, dolayısıyla yedi eşit parçaya bölüp paylaşayım istedim, dedi babam.

    Ve ekledi;

    “Dert dediğin kolektiftir.”

    Benim hiç teknem olmadı, boat-show dâhil olmak üzere. Ama şu sıralar, en çok ilham aldığım yer, Azmak Koyu. Orada bir sandalım olsa fena olmazdı, güzel bir yer. Ruhunu adayacağın bir koordinat. Hatta biraz da unutulmuş ve tamamen bölge halkının mikro milliyetçiliğinde ayakta kalan bir güzellik.

    Fena olmazdı bir hayır destanı çıkarmak…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları