Hayatımız devam ederken, neyi nasıl yaşadığımızın farkına varamayız. Bazen acı bazen tatlı anıları eski kitaplar gibi üst üste istif edip dururuz. Çektirdiğimiz fotoğraflara sığdırırız yaşadıklarımızı hatta yaşayamadıklarımızı… Küçücük bir fotoğraf yılların yükünü taşır her zaman; ağırdır, ağrılıdır.
Bir dostumuz, eski bir mahalle arkadaşımız gelmeyegörsün; hemen eski bir sandığı aralar gibi bakarız eski fotoğraflara, albümlere; anılarda yiter gideriz. Bu fotoğraflarda böyledir de, şarkılarda, türkülerde öyle değil midir? O memleket türküleri, ezgileri de geçmişin o sararmış anılarını yedinde taşır, bizi geçmişin o büyülü sokaklarına, evlerine hatta meydanlarına götürüverir teklifsizce…
Şiirler de böyledir elbette. Her anımsadığımız, ezberimizde yer etmiş şiir bizi sevinç ışığıyla sarmalar durur. Acısı, ağusu dâhi bizi cerbezesine alıverir ki helak eder bir zaman.
Bir fotoğrafı anlamak o fotoğrafta yer alanlar için kolaydır sanılır. Tamam, tabi ki güzel anları yakalayıp hapsettiğimiz o parlak kâğıt bizi sevince boğar. Ya, unutmak istediğimiz bir daha yaşamak istemediğimiz o zamansız kötücül günler, yıllar… Bizi azap içinde bırakır. Gözyaşlarımızı katık ederiz o kaybettiğimiz dostların ve yoldaşların sessiz hatıratına…
Fotoğraftaki hareketsizliğe ayrıntılarla gidilebiliriz ancak. Yani şiir gibi göndermelerle okuyup anlayabiliriz. Bir fotoğrafta arkadaşlarla okul bahçesindeyiz. Yıl 1973 aylardan Mayısın altısı… Gözlerimiz belirsiz bir ufka kenetli; güneş genç alnımızı tunca çevirmiş. Çok değil bir yıl önceki Hürriyet Gazetesi yıldırım baskıyla üç genç fidanın fotoğrafını yayınlamış. Bu fotoğrafı anlamak o günleri yaşamak ancak acıyı paylaşmakla mümkün.
1980 Ağustos ayında Hürriyet Gazetesinde rastladığım bir fotoğrafsa bana o zor günleri yeniden anımsatıyor. Kayıp dostlar geliyor yamacıma, üzülüyorum.
Yazar Şeyhmus Diken’in bir kitabında tesadüfen çekilmiş bir fotoğrafta görülüyorum. Sol yumruğum havada. Bir mitingin puslu anısı yol gösteriyor bana ve yanımdakilere…
Eski şiirlerime bakıyorum arada… Neler anlatıyor bilseniz. O dizelere saklanan, birbirine geçivermiş yumaklara benzeyen hatıralar…
Fotoğraflar şiir gibi yaşam alanlarına bakar. Okurken ve bakarken sessizce bize yol gösterir. Dışı kimseye bir şey anlatmaz sadece içimizde çözülür.
Şair, hayatı, renkleri, sesleri algılayıp imgelemini parlatır ki, bu onun şiiri görme biçimidir.
Bugünlerde günlük gazetelerde gördüğümüz fotoğraflar yetim cenazelerin fotoğrafıdır, sanki… Beni, bizi, hepimizi allak bullak eder ki yaşama sevincimiz kör olur. Artık yaşadığımız hayatın yolu, izi zamanı yoktur. O yetim, o yalnız cenazeler, şehitler, polisler, askerlerin hepsi demokrasiye akan şiirdir. Dışarıdan sessiz, içimizden çavlan gibi yüksek perdeden akan şiir.
UNUTMA
Sakladığın sandıkta
Eskir hikâyeler
Her gün daha fazla sararır
Oya gibi işler fotoğraflarda zaman
Süpürür geçmişin tozlarını
Ahirdir kimi zaman
Kendine hâkim ol!
Bil ki sözün geçmez!
Zalim bu dünya her nasılsa
Vakit, laf-ı güzaf
Bazense Laf-ı güzaf
Yaşamak bu sandıkta bir ses
Onun da bir ömrü bir nefes
Düşünme!
Hakikati ara mânâda
Değil ki yalnız Dünyada
Unutma!
Daha çok var unutulmaya
Şiir değil midir?
Şu biçilen ömrün! Ki
Onun da bir bedeli var
Unutma
Bedros Dağlıyan







