Geçen dönem ki fuarlarda her gün uzun uzun yazılar döktürüyor, geniş röportajlar alıyordum. Resimler yayınlıyordum; gazetemde, Facebook’ta, İnstagram’da. Bu yıl elim tutmuyor, yüreğim el vermiyor, içimden gelmiyor, Diyarbekir’imin dününü bilen bir Diyarbekir sevdalısı olarak yazmak. Ama siz okuyucularımı da habersiz bırakmak olmuyor.
Birazcık olsun bilgilendireyim istedim okuyucularımı.
Başı önündeydi Diyarbekirlinin. Gülmekten utanır, konuşmaktan çekinir olmuştu. Anası, babası, hatta sanki yavuklusu ölmüştü. Ne yas içine giriyor, ne de yüzü gülüyordu.
Ama yıkılmadık ayaktayız dercesine de, dimdik ayakta durmaya çalışıyordu.
Tabi o ne de olsa Diyarbekir’di.
Televizyon kanalları geliyordu. Sanki yanlış yere gelmişler gibi sağına soluna bakıyorlardı. Sanki yanlış bir standa gelmiş olmanın telaşını yaşıyorlardı. Çünkü insanlar hüzünlü, insanlar sessiz, insanlar…
O geçen yılların coşkusu, o geçen yılların insanın içini serinleten güler yüzleri yok olmuş gibiydi. Yine de insanlar konuklarını ağırlamak, misafirperverliklerini gösterebilmek için ağızlarını siliyor, kızılcık şerbeti içmiş görünümü vermeye çalışarak, hizmette kusur etmemeye çalışıyorlardı.
Basın da, ziyaretçiler de haklıydılar, bu Diyarbakır standı eskilerine benzemiyordu. Davullar, zurnalar yoktu. Mikrofonlarda kimseler Diyarbekir türkülerini dillendirmiyor, Diyarbekir folklörü o güzel ve düzenli ritmiyle insanları kol kola getiremiyordu.
Çünkü mikrofon yoktu.
Çünkü davul zurna yoktu.
Çünkü Diyarbekirin o güzel ve yanık sesli sanatçıları yoktu sahnede.
Nasıl olabilirdi ki?
Diyarbekir’de insanlar çift sarmalla kuşatılmışken,
Ölüsünü buzdolaplarında saklamak zorunda kalmışken,
Hastasını hastaneye götürmeyi bırakın bir yana, bir şişe ilacı bile hastasına ulaştıramazken, yapanlar xer görmesin.
Nasıl şen olabilirdi ki…
Diyarbekir kan revan içindeyken,
Havan topu mermiler, makineli tüfek sesleri kulakları patlatırcasına havada uçuşurken,
İnsanlar okulsuz, aşsız-ekmeksiz kalmışken.
Bu düşmana bile yapılmayacakları bu millete yapanların boynu altında kalsın.
Nasıl türkü söylenebilirdi ki…
Evleri yıkılmış, gök kubbenin o koyu maviliğini kendine yorgan yapmaya çalışırken, Nasıl burada halay çekebilirdi ki…
Bu halka bunları reva görenlerin yaptıkları –rahmetli Anamın deyişiyle- önlerine çıksın.
Halbu ki;
Diyarbekir kültürdür,
Diyarbekir folklördür,
Diyarbekir türküdür,
Diyarbekir sestir, sedadır Diyarbekir. Hani bunların hiç biri yok diyordu ziyaretçinin biri.
Doğru da diyordu ama söz gelip gelip gırtlağımda tıkanıp kalıyordu. O acıları hiç olmazsa şimdilik duymamak için mi, yoksa o acıları, o vahşeti konuklara duyurmamak için mi bilmiyorum.
Doğrusu da o. Bilmemişse bu güne kadar, bilmesin bu günden sonra da…
Evet bu yılki EMİTT Turizm fuarında Diyarbekir standı; sessiz, sedasız, davulsuz, zurnasız, halaysız…
Sebebin gözü kör olsun.
Dostça kalın…
“DİYARBEKİR 5 NOLU CEZAEVİ, MÜZEYE DÖNÜŞTÜRÜLSÜN.”
“SUR İÇİ; DÜNYANIN EN BÜYÜK AÇIK HAVA MÜZESİ OLSUN.”
ÇARESİZ
Söyleye söyleye
Başımda kalmadı saç.
Diyarbekir çaresiz,
Diyarbekir hizmete aç,
Diyarbekir dertli,
Diyarbekir be ilaç..
RECEP YILMAZ







