• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Gavur Meydanı Hikayeleri

    Bu hafta Med Nuçe televizyonunda Sevgili Pakrat Estugyan’ın sunduğu Baduhan Programının konuğu olunca ve sohbetimizin konusu da Diyarbakır olunca ben bir kez daha Diyarbakır’ın bitmez tükenmez anılarına gömüldüm. Albümler yeniden bir kez daha açıldı. Babamla, kardeşlerimle birlikte kimi zaman güldüren, kimi zaman da ağlatan anıların içine düştük. Kederden, sevinçten birbirimizin gözyaşlarıyla ıslandık.

    Zaman, beni Diyarbakır’ın Balıkçılarbaşı’ndan başlayıp ta Fatihpaşa, Hasırlı ve Süleyman Nazif Mahallelerine yani kısaca Gâvur Mahallelerine kadar götürdü. Damdan dama geçtiğimiz ve tümünü tanıdığımız o evlere, o evlerin sahiplerine… Evet, onlara göre biz fılleydik. Yani gâvur. Kızardık birbirimize, hatta kavgadan hiç kaçınmadan kavga da ederdik. Dayak da yerdik, dayak da atardık. Kimseden korkumuz yoktu. Biz Diyarbakırlıydık! Lâkin birbirimizi severdik de…

    Biz, Alipir’in evinde beş hane otururduk. Dayımlar Arşaluys Ammemin evinin sokağında. Biz Amme derdik ya babamın dayısının hanımıydı. Eşinin ölümünden sonra onca variyet bitince hastalara iğne yapmaya başlamıştı. İsmi de mesleğiyle birlikte yeniden oluşunca kısaca İğneci Arşaluys olmuştu. Babamlar ilk evlendiği zaman o evde oturuyor. Amcamlar ve Dedemler de. Babam ve annem oturuyor dediysem sığınmış anlayın siz onu. Merdivenlerden ikinci kata çıkıştaki bir boşlukta bir sandık odasını ev bellemiş annemle babam. Bir yer yatağı ve bir sandığın sığdığı, duvarında tabak ve bardağın sıralandığı bir küçük rafı olan bir odacık. Alipir’in evineyse sonradan taşınmışlar. Orası da ondan biraz hallice bir oda…

    Çocuğum işte anımsadığım kadar onlar yer yatağında yatıyor, benimse demirden bir karyolam var. Annemin çeyiz sandığı ve dedemin yaptığı bir gardırop var. Yerdeyse bir hasır onun altında ise  horasan adı verilen bir tür sıva var. Babam meraklı olduğundan bir pikap almış sonradan… Bana şunu çal diyor gidip pikaba, plağı koyup çalıştırıyorum. Yok, okumuyorum, ama renk ve deseninden plağı tanıyorum. Bilhassa en çok çaldığım plak sahibinin sesi köpek marka Portofino şarkısı; bayılıyorum. Ha bir de duvarda bir rafın içinde annemin okuduğu ve benim ileride okumam için alınan bir takım kitap var. Duvarda da Anjelik marka bir mandolin. Annem ileride çalarım diye onu da aldırmış babama… Çok sonra hem kitapların tümünü okudum hem de o mandolini çaldım. Annemin sevincini görmeliydiniz.

    Dedim ya eskiler açıldı ortaya; annemden kalan koca ciltli bir dergi var. Cephe. İsmi üstünde İkinci, Dünya Savaşından haberler veren bir dergi. Bolca savaş fotoğrafının bulunduğu ancak kültürel konular ve magazinde sunan bir dergi. Hoş ona da Hampar Emmiden kalmış. Yani onun deyişiyle Hampo Dayday. Hampo Dayı çok okuyan oldukça kültürlü kolej bitirmiş, dil bilen bir adam; Elazığlı. Tek başına yaşıyor, ama bolca okuyor. O devrin çıkan bütün gazete ve dergilerini alıp onları okuyup bir de etrafıyla da paylaşıyor. Etrafındaki insanlar onunla dalga geçse de öğrenme heveslisi annem boyuna sorup duruyor. O da yüksünmeden anlatıyor. Kızım diyor ölürsem tüm kitaplarım ve dergilerim senindir. Annem seviniyor. Dedemse kulak arkası yapıp kıs kıs gülüyor. Hampar Dayı ölünce annem kitapları ben alacağım deyince dedem ”Kızım iki oda kitap var; bizimse bir odamız. Nereye koyalım onları” deyince annem odaya bakıp hak veriyor. İşte bir tane al deyince de Cephe Dergisini alıyor. Hitler’in Yahudi Halkına yaptıklarını ilk o kemikleri sayılan Yahudi fotoğraflarından öğreniyorum. Annem ve dedem de bana açıklıyor tabi ki… O yanık kokusu burnumu yakıyor sanki…

    Babamla evleri, küçeleri konuşurken eski yaramazlıkların, neşeli zamanlarına gidiyoruz Gâvur Meydanı evlerinin… Bir gün diyor, Diran ve Agop Abim Bayram zamanı kiliseden geliyor. Bir eve bayramlaşmak için girip oradan da damdan dama geçerek evlerine doğru gidiyorlar. Bir bakıyorlar ki Dirasu Agop Dayıgil de bir tencere kaynıyor, Habeşin üzerinde. Merak ediyorlar. Damdan aşağı inip tencereyi açıyorlar ki içi doldurulmuş bir kaburga kaynayıp duruyor. Hemen tencereyi alıp yan taraftaki evlerine geçiyorlar. Tencereyi boşaltıp boş tencereye de taş ve su koyup ateşin üzerine bir güzel yerleştiriyorlar. Yayama da “Mama git Agop Dayıgili yemeğe çağır.” Yayam. “oğlum yemeğimiz yoktur.  Dese de “Var ana var” deyip üsteliyorlar. Agop Dayı Bayram zamanı Kilise de yorulmuş öğlen evdeki pişen kaburganın aşkıyla eve hızlı hızlı geliyor tabi ki. Yayam kapıda karşılayıp yemeğe çağırıyor Agop Dayıyı… O evde yemeğimiz var dese de yayam ama kaburga yaptım gelin işte deyince; evdeki yemeği de sonra yeriz diye geliyorlar. Babam da bir koşu gidip Süryani Humar Bacodan da iki şişe Süryani şarabı alınca keyifler yerine geliyor. Amcam iki de bir “Agop Dayı malın gibi ye çekinme” diyor bir taraftan… Şarkılar, türküler gırla gidiyor derken,  yemek bitip kahve, çay faşından sonra Agop Dayının uykusu geliyor “biz artık gidelim” diyor. Eve gidip habeş üzerinde kaynayan tencereyi bir açıyor ki ne görsün: tencere içindeki birkaç taşla birlikte kaynayıp duruyor.  Bir küfür ediyor.  Ulan, diyor. Bizim kaburgamızı bize yedirmiş bu Diran… Bir de “malın gibi ye” diyor. Onlarsa dama çıkmış habire gülüp duruyorlar. Tabi ki onlar da… Tıpkı bizim de şimdi güldüğümüz gibi…

    1915 den sonra insanlar tekrardan bir hayat kurmuş eski neşeli günlerini yeniden yaşıyorlarmış. Sanatlarını yeniden kazanmış,  sevinç içinde üretmeye başlamışlardı. Ta ki  Ermeniler, Süryaniler için yeniden göç yolu açılana dek…

    Habeş: Maltız

    Dirasu: Kilisede Papazdan sonraki dini otorite

    BİZ NE İDİK

    Ali Pir’in avlusunda

    Beş göz oda idik

    Biz yokluk idik

    Gaz lambasından yansıyan keder

    Taşa sinmiş korku idik

    Sokak başında kanayan kastal

    Hüzne saran masura idik

    Ve biz Diyarbakır idik

    Hatta biz annemdik

    Hasretle giden gözlerinde unutulduk

                                               Bedros Dağlıyan


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları