2016’da medya ne dedi?
İshak Karakaş
2016 gazeteciler için zor bir yıl oldu. Birçok gazete ve televizyon kapatıldı, çok sayıda gazeteciye soruşturma açıldı ve tutuklandılar. Oysa medya bir ülkede toplumsal barışın olmazsa olmazıdır. Toplumun farklı kimlik ve ideolojilerden fertlerinin ve gruplarının iletişimini sağlar.
Geçen hafta 100 civarında gazeteci bir araya gelerek hapisteki meslektaşlarımıza bir selam olması dileğiyle toplu bir fotoğraf çektirdik.
Bu vesileyle bu hafta Halkın Nabzı’nda söyleşi sayfalarında geçen yıl medya hakkında yaptığım söyleşilerimden bir kolaj yayımlamaya karar verdim:

Ceren Sözeri: “O şiddet gazetecileri de etkiliyor”
Biraz da barışı konuşalım. Gazeteciler başka ne gibi çalışmalar yapmalı barış için?
Valla barış için gazetecilerin yapacakları hiçbir şey yok, öyle söyleyeyim. Buradaki gazeteler tabii ki dillerini değiştirebilirler ama gerçekçi konuşmak gerekirse böyle bir kutuplaşma içinde gazetecilerin yaptığı şeylerle çok şey değişecek değil. Bu gazetelerin bir kısmı zaten hükümete bağlı, hükümet ne diyorsa onu yapıyor. Bazen şöyle şeyler de oluyor tabii; hükümete yakın medya kuruluşları ya da hükümetin medya kuruluşlarının bölge muhabirleri de çok kötü durumda. Diyorlar ki; biz gerçekten ne ‘terörist’ diyoruz, ne ‘şehit’ diyoruz; haber bile yapmıyoruz bunları… “Şurada bir kişi öldü,” diye geçiyoruz bunları. Ama işte onlar Ankara’da, İstanbul’da “Şu kadar terörist öldürüldü,” diye geçiyor. Biz burada çok zor durumda kalıyoruz. Çünkü insanlar bize tepki gösteriyor. Adımızı yazmasınlar istiyoruz ama yine de bizim olduğumuz belli oluyor. O şiddet gazetecileri de etkiliyor fakat şu an içinde bulunduğumuz kutuplaşma içinde gazetelerin çıkıp da barış gazeteciliği yapması, barışın sözcülüğünü yapması hayal maalesef. Siyasetçilerin bu dilleri değişmedikçe, siyasetçiler barış yönünde adım atmadıkça bu değişmeyecek. Bizim şu anda yaptığımız haber nöbetinin amacı da bu… Yapılabilecek en önemli şey oradaki gerçekleri mümkün olduğu kadar ortaya çıkarıp duyurmak ve de oradaki meslektaşlarla dayanışma içerisinde olmak. Şu anda kısa vadede yapılabilecek şey o… Çünkü hem ana akım medyada hem bu hükümete yakın medya kuruluşlarında inanılmaz çarpık haberler üretiliyor şu anda. Bir zamanların, 90’ların telsiz konuşmalarına varana kadar fabrikasyon haberler var. İnsanlar bu gazeteleri, televizyonları seyrettikleri zaman orada sanki gerçekten öyle şeyler oluyormuş gibi düşünüyorlar. Bunun doğru olmadığını anlatmak için elimizden geleni yapmalıyız. Bu haber nöbeti mart sonuna kadar devam edecek. Yani o kadar çok başvuru var. Mümkün olduğu kadar insan yazılsın ve o süreç devam etsin ve ondan sonra da bunun sürdürülebilir bir modele dönüşmesi konuşulsun. Yani böyle iki gün gidip de ah ah, vah vah edip geri dönersek, onlar daha çok öfkeleneceklerdir hem de bu hiçbir işe yaramayacaktır.

Murat Sabuncu: “Merkez medyanın geldiği durum içler acısı”
Sizce medya bu dönemde işlevini yerine getiriyor mu? Ana akım medyanın durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Özellikle merkez medyanın geldiği durum içler acısı. Baskı ve korkutmaya tam anlamıyla boyun eğmiş durumdalar. Zaten yandaş ve yanaşma basını, bir yayın faaliyeti olarak değerlendirmek mümkün değil. Propaganda faaliyeti yapıyorlar. Hedef gösterme, iftira atma, yalan haberde sınır tanımıyorlar. Gazeteciliğin en acıklı günlerini yaşıyoruz. Öte yandan internet medyasında, sosyal medyada, televizyonda özgürlükçü, umut veren oluşumlar var. Ama tabii kitleselleşemiyorlar henüz. Cumhuriyet’e gelince. Tehdit, baskı, iftira, saldırı altındayız. Ama bir endişemiz, korkumuz yok. Doğru olduğunu bildiğimiz her şeyi yazmaya devam edeceğiz. Yayın yönetmenimiz Can Dündar, Ankara Temsilcimiz Erdem Gül cezaevine sadece gazetecilik yaptıkları için konuldular. Şimdi tahliye edildiler ama emir altındaki mahkemelerin ne yapacağını kim bilebilir? Diyelim ki tutuksuz yargılandılar. Ya cezaevindeki diğer gazeteciler? Onlar özgür olmadan sadece bizim arkadaşlarımızın özgürlüğüne sevinemeyiz ki…

Mehveş Evin: “Çalışan, okuyan kadın talep ediyor, bilinçleniyor”
Medyada ve demokrasi mücadelesinde kadının rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa! Kadın hareketi, geçmişin birikimiyle büyük yol kat etti. Sadece kendi hak ve özgürlükleri için değil, köyü, deresi, yaylası, parkı, en önemlisi başkasının hakkı için de mücadele ediyorlar. Kadınların ön planda olduğu tüm hareketlere bakın; hem büyük yankı getiriyorl hem şiddetten uzak, ezber bozan bir dil kurulabiliyor. Aynı durum, LGBTi hareketi için de geçerli. AKP’nin neden alenen kadın düşmanı politikaları tedavüle soktuğunu tam da bu noktadan bakarak anlayabiliriz. Kadınların özgürleşmesi, her anlamda bu erkek iktidar için bir tehdit… Çalışan, okuyan kadın talep ediyor, bilinçleniyor. Şimdi nüfusun yüzde 50’sini aile, din, ahlak vs gibi söylemlerle kontrol etme var. Örneğin bir kadının kalkıp “Devlet kimdir, halktır halk!” diye bağırması planlarını alt üst ediyor. Demokrasi mücadelesinde kadınlar, daha çok önemli roller oynayacak. Bunun için öncelikle daha fazla ortaklaşmaları, erkeklerden öğrendikleri kutuplaştırıcı, ayrımcı jargonu bir kenara atmaları ve vicdanlarını konuşturmaları yeter. İster başörtülü olsun, ister laik… İster Kürt olsun, ister Laz… Kadınlar, bu kimliklerin ötesine geçebilecek tek güç. El ele tutuşmaları yeter… Kadın gazetecilere gelince… Basında çalışan kadın ve erkek sayısını oranlarsak, sistem dışına itilen kadınlar çok daha fazla. Kadın gazetecilerin demokrasi, ekoloji, barış gazeteciliği, özgürlükler konusunda genel olarak daha ilgili ve duyarlı olduğunu düşünüyorum. Erkekler kadar makam düşkünü değiller. İktidara yanlayan hemcinslerimiz da var tabii, onları kast etmiyorum.

Sezin Öney: “Bu meslek hiçbir zaman farklı amaçlar için bu kadar çok kullanılmadı”
İktidarın dejenere edici bir etkisi var mıdır gazeteciliğin üzerinde?
Kuşkusuz tabii. Burada işte baktığımızda mesela Cumhurbaşkanı, gazetecilerle ilgili bir şey söyledikten sonra o gazetecinin aynı zamanda havuz medyası tarafından hedef gösterildiğini görüyoruz. Hatta kimi zaman yargı süreçlerine kadar uzanıyor iş. Gözaltılar, soruşturmalar… Dolayısıyla birebir bir bağlantı kesinlikle var. Hatta kimlerin tutuklanacağı, kimlerin işten atılacağı, cezalandırılacağı artık gazeteciler tarafından belirleniyor. Bu meslek hiçbir zaman farklı amaçlar için bu kadar çok kullanılmadı, istismar edilmedi. Birçok insanın hayatı karartıldı.
Siz dış politikayı da iyi takip ediyorsunuz. Türkiye medyası ve basını üzerindeki baskılar dış dünyada nasıl değerlendiriliyor?
Tabii uluslararası basın örgütleri bu konuları çok yakından takip ediyorlar. Günü gününe Türkiye’de neler olup bittiğini raporluyorlar. Kampanyalar yapmaya çalışıyorlar. Basın örgütleri açısından farkındalık gayet yüksek vaziyette. Onun ötesinde tabii uluslararası basında Türkiye hiç olmadığı kadar konu oluyor. Mesela Almanya basınında neredeyse her gün bir Türkiye haberi var. Daha önce bu böyle değildi. Fakat ne olup bitiyorsa, Türkiye’de bir şey yaşanıyorsa anında o Türkiye dışında da haber oluyor. Bence böyle bir farkındalık, bir anlamda gazetecilerin de Türkiye’deki meslektaşlarıyla bir dayanışma hali var. Bu olumlu bir şey. Ama dünya politikası içinde olduğu krizlerden dolayı, Türkiye’de olan bitene şu anda yeterince tepki vermiyor. Ama bence bu böyle gitmeyecek. Amerika’daki başkanlık seçimlerinden sonra, orada yeni bir başkanın seçilmesiyle, ki ben Hillary Clinton’un seçilmesini çok muhtemel görüyorum, bu politika değişecektir ve önümüzdeki bir yıl gibi bir zamanda Avrupa Birliği’nin kendi çalkantıları devam edecektir. Ama ondan sonra ben dünyanın Türkiye’ye giderek politika olarak da daha fazla baskı uygulayacağını ve odaklanacağını düşünüyorum.

Turgay Olcayto: “Hep devlet ağzıyla, devlet diliyle gazetecilik yapıldı”
Hemen sorularıma geçeyim. Türkiye’de gazetecilerin üzerindeki baskıyı bir de sizden dinleyelim.
Türkiye’de gazetecilere yapılan baskı tabii çok çeşitli. Bunun maddi boyutu var, manevi boyutu var. Manevi boyutu tabii birtakım gazetecileri kendinden sayıp; gazetecinin asli işini yapan yani eleştiren, nesnel haber yapan, hak odaklı haber yapan gazetecileri kendinden saymayan bir iktidarın olması. Onun için Türkiye’de gazeteciler bölünmüş durumda. Bunun altından nasıl kalkılır? Söylemesi zor yani çözümü zor ama biz Türkiye Gazeteciler Cemiyeti olarak birleştirici olmaya çalışıyoruz. Sendikayla, sendikayla derken bugün bu anlamda çalışan ve gazetecilerin devamlı yanında olan iki sendika var… Biri Türkiye Gazeteciler Sendikası, biri de DİSK’e bağlı Basın-İş Sendikası. Bunun dışında Çağdaş Gazeteciler Derneği var. Yine IPI Türkiye temsilciliği var. Biz bu beş örgütle özellikle bir arada çalışıyoruz. Dik durmak zorundayız. Bunu atlatmanın bence en kestirme yolu yaymak istedikleri o korku iklimine aldanmamak, korkmamak. Elimizden geldiğince uğraş veriyoruz. Gerçekten arkadaşlarım da bunda çok duyarlı. Sonuçta siyaset elbette çeker gider. Ama gazetecilik hep kalacaktır. Türkiye’de uzun yıllardan beri, aslına bakarsanız tek parti döneminden bu yana, tek parti döneminin içinde de nesnel gazetecilik hiç yapılamadı. Hep devlet ağzıyla, devlet diliyle gazetecilik yapıldı. Artık bundan sonra çağdaş ilkeler, evrensel gazetecilik ilkeleri doğrultusunda gazetecilik yapılsın Türkiye’de. Bunu sağlamak için de elimizden geldiğince uğraşıyoruz.

Ayşegül Tözeren: “Halk yaralandı bu konuyla, bu tutuklamalarla ilgili”
Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ın tutuklanması kamu vicdanını yeteri kadar yaraladı mı? Bu tutuklamalar Türkiye’yi nasıl etkiliyor?
Aslı ve Necmiye’nin tutuklanmasının kamuda, halkta çok ciddi bir infial yarattığına inanıyorum. Halk yaralandı bu konuyla, bu tutuklamalarla ilgili. Bir de ben ifade özgürlüğü konularının sadece belli bir görüşe ait olduğuna inanmam. Partiler üstü bir konudur bu. Yani sadece muhalif partileri yaralayacak bir konu olduğuna inanmıyorum aslında… Soldaki, sağdaki tüm partileri, tüm siyasi görüşleri yaralayacağına inanıyorum. Çünkü ifade özgürlüğü olmadan demokrasi olmaz ve aslında şu anda bütün partiler de demokrasiyi tüzüklerinde kabul etmiş durumdalar. Bundan dolayı konuşan ya da konuşamayan hiç kimsenin, bir kısmı da bir korku ikliminden dolayı konuşamıyor, Aslı ile Necmiye’nin tutukluluğundan hiç de mutlu olmadığına eminim. Çünkü ifade özgürlüğü, hep söylüyorum, partiler üstü ve ideolojiler üstü bir konudur. Bundan dolayı biz özgürlük nöbetine çağrı yaparken partiler üstü olduğunu tekrarlıyoruz ve her partiden yetkililerin ve seçmenlerin özgürlük nöbetine katılabileceğine inanıyoruz. Yani, Bartın’daki manavı da yaraladı, Diyarbakır’daki taksi şoförünü de yaraladı. İstanbul’daki akademisyeni de yaraladı. Konuşamayan ve bu duygusunu, hüznünü dile getiremeyen halkın da ben yaralandığına, Aslı ve Necmiye’nin tutuklanmasını içine sindiremediğine inanıyorum ve bu hataların düzeltilebileceğine eminim. Çünkü kimsenin içine sineceğine inanmıyorum.

Banu Güven: “Ama buradan da çıkılacak”
-Türkiye’de gazeteci olmak şu günlerde neyi ifade ediyor?
İşsiz olmayı… Türkiye’de bugünlerde gazeteci olmak, bir hikâyenin en hüzünlü bölümünü yaşıyor olmak gibi geliyor yani… Bir dizi olsa, dizi roman olsa gazeteci olmak, çok trajik durumların yaşandığı bir sürü bölümün olduğu bir roman olur. O bölümlerden birindeyiz yine… Ama buradan da çıkılacak ve kurgunun bundan sonra nasıl olacağını biraz da bizim duruşumuz belirleyecek. Çünkü çok kaba kuvvet kullanıyorlar. Yani mecazi anlamda da gerçek anlamda da kaba kuvvet kullanıyorlar. Ama bu kaba kuvvete karşı nasıl akılcı yollar, yöntemler belirleyeceğiz, nasıl duracağız; haber alma hakkı gasp edilen toplumsal kesimlere, aslında bütün topluma bunun önemini nasıl anlatacağız ve onları da bizimle beraber durmaya nasıl davet edeceğiz? Bunların formüllerini arıyoruz ve pes etmiyoruz yani… O anlamda teslim olmayacağız.
-Gazetecilerin kendilerini ve mesleklerini korumak için yapacakları şeyler nelerdir, ne yapabilirler?
Bence gazeteciliği onurlu bir şekilde yapma ısrarını sürdürmek gerekiyor her şeyden önce. Bir arkadaş telefonda, işsiz kalmanın benim için bir hayat şekli olduğunu söyledi ve bunu gülerek söyledi bana. Ama ben de üzerine şunu söyleyeyim, evet, işsiz kalmak var bu işin ucunda. Ama gazetecilik de şu an yapıldığı gibi yapılamaz. Şu anda gördüğümüz örnekler merkez medyada, gazetecilik değil yani… Hani kalkıp da dokuz cumhuriyet yazarı, yönetimden dokuz kişi tutuklandığında Türkiye’nin en büyük gazetelerinden biri sadece “Silivri’deler…” diye bir başlık altına onların fotoğraflarını koyuyorsa, başlığa başka bir şey yazmıyorsa, bu nasıl bir gazetecilik yani?!!!“İdare ediyoruz. Bizi anlayın diyorlar,” belki… Tamam, baskı çok büyük, anlıyoruz. Bu kurumların da tamamen başka ellere geçmemesi çok önemli merkez medyada. Ama kimse kalkıp “Biz iyi gazetecilik yapıyoruz,” diyemez artık. Peki, ne yapmak gerekiyor meslek olarak? Dediğim gibi, çıkış yolları aramak gerekiyor.

Aydın Engin: “Cumhuriyet’i susturmak istiyorlar”
Sence Cumhuriyet’ten ne isteniyor? Niye bu kadar üstünüze geliyorlar?
Cumhuriyet’ten bir şey istenmiyor; Cumhuriyet’i susturmak istiyorlar. Bugünkü yayın çizgisi iktidara batan bir diken. O dikeni yok etmek istiyor. Cumhuriyet’e yapılan operasyon budur. Sanıldığı gibi saldırdıkları gazeteciler değil, gazetenin kendisi. Cumhuriyet’i susturmak istiyorlar. İnsan haklarından, özgürlüklerden, demokrasiden Kürt sorununa kadar Türkiye’nin bütün kangren olmuş sorunları karşısında Cumhuriyet’in duruşu, onları savunması tahammül edemedikleri bir şey. Medyanın büyük bir bölümünü kendi organları haline getirdiler; parti organı gibi çıkıyorlar. Geri kalan bir bölümünü de steril, suya sabuna dokunmayan, kestirmeden anlatacaksak ‘penguen medya’sına çevirdiler. Aykırı ses çıkartan Evrensel var, BirGün var; bunlar parti organı olduğu için o kadar etkili olamayabiliyor ama içeride ve dışarıda Cumhuriyet hala etkili bir gazete. Cumhuriyet kulak verilen bir gazetede. O yüzden Cumhuriyet’i susturmak istiyorlar. Bu saldırının özü, özeti bundan ibaret. Bunu becerebilirler mi, bilmiyorum. Ama becermek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Uğur Güç: “Uluslararası basın meslek örgütleri gerçekten büyük destek veriyorlar”
Şu anda Çağdaş Gazeteciler Derneği İstanbul temsilcisisiniz. Daha önce de TGS başkanıydınız. Medyanın bu durumunu aşmak için neler yapmak gerekir?
Tabii ki birtakım gazetecilik inisiyatifleri var meslek örgütlerinin haricinde… Gazetecilik inisiyatiflerinin örgütlediği bir Haber Nöbeti vardı. Haber Nöbeti’nden sonra farklı yerlere giden bir inisiyatif gelişti. Hemen gazeteciler için bir tepki oluşturuldu. Böyle şeyler örgütlemeye çalışan bir grup var. Şu anda da ben Çağdaş Gazeteciler Derneği İstanbul temsilcisiyim. Fakat bana Çağdaş Gazeteciler Derneği merkez yönetimi İstanbul şubenin tekrar kurulması görevini de verdi. Bunu da yılbaşından sonra hayata geçireceğiz. Daha önceki dönemlerde Çağdaş Gazeteciler Derneği, İstanbul’da faal bir şekilde en sert açıklamaları yapan örgütlerden birisiydi. Hatta Cemiyet’in çekinik kaldığı zamanlarda daha sol bir yerden açıklamalar yapıyordu ve eylemler de düzenliyordu. Bu etkinliğe kavuşturmak gerekiyor tekrar. İstanbul basının merkezi olduğu için de Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin de İstanbul’da olması gerektiğini düşünerek böyle bir görev verdiler. Bunu yapmaya çalışacağız. Gene o mücadele hattını hareketlendirmeye çalışacağız. TGS ve Cemiyet’in birlikte olduğu bir hat vardı. Bu, mücadeleyi o kadar güçlendirdi ki, yüzün üzerinde gazeteci varken 30’lara düştü tutuklu gazeteci sayısı. Örgütlü mücadeleyle düştü. Ama şimdi 148’e çıkmış durumda. Yani herhalde gazeteci tutuklama şampiyonuyuz ülke olarak. Öyle de bir durum var…
148 gazeteci tutuklu, dediniz. Batı ülkelerindeki gazeteciler buradaki meslektaşlarına yeteri kadar sahip çıkıyorlar mı?
Uluslararası basın meslek örgütleri gerçekten büyük destek veriyorlar. Yani daha geçenlerde burada bir toplantı yapıldı. Bunu çok duyuramadık ama Avrupa Gazeteciler Federasyonu, Uluslararası Gazeteciler Federasyonu temsilcileri buradaydı. Yine uluslararası PEN buraya geldi. Yani birçok basın meslek örgütü buradaki sorunlara sahip çıkmak, üyelerine sahip çıkmak istiyor. Mesela tutuklu Aslı Erdoğan bir yazar ve PEN üyesi… Buna sahip çıkan örgütler, uluslararası örgütler var. Sürekli bir temas hali var. Sürekli bir destek geliyor aslında. Son tutuklamalar Noel’e geldiği için destek zayıf kaldı, ses çıkmadı ama Yurt dışındaki Noel sonrasında büyük ihtimalle büyük bir destek gelecektir bu gözaltılara da…

Şeyhmus Diken: “Kalbimin bir parçası iyimser bakıyor”
Sizce “Barış” uzak bir ihtimal mi?
Kalbimin bir parçası iyimser bakıyor. Diyor ki; barış uzak ihtimal değil. Tan yerinin ağarmaya yakın saatlerinin karanlığın en koyu anları olduğunu herkes bilir. Bu da öyle bir durum. Sorunlu ülkelerde, çatışma süreçleri yaşanan coğrafyalarda üç aşağı, beş yukarı bu durum böyle inişli çıkışlı yaşanmış. Bizimkisi de böyle yürüyor gibi. Bu sebeple kalbimin iyimser yanının iç sesine sıkça ve çokça kulak kabartıyorum. Tabii kalbimin öbür yanı da zaman zaman uyarıyor beni! Bunca yapılan zulme, haksızlığa rağmen bu zulümkârlarla nasıl barış olacak diye! Anlayacağınız orta yerlerde bir noktadayız. Olacak tabii ki! Sittin sene bu savaş sürmez, sürmeyecek. Buna adım gibi eminim. Yeniden barış masası da, müzakere masası da kurulur. Kurulur kurulmasına da! Bir sur sakininin daha iki gün önce bana söylediği söz gibi; “Ya kırılan kalpler…”